Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Son İletiler

Sayfa: 1 [2]
11
Adem ve Eşinin Yeryüzüne İndirildiği Yer / Adem'in İndirildiği Yer
« Son İleti Gönderen: İmran Akdemir 13 Ocak 2011, 10:07:47 »
YERYÜZÜNDE  İNSAN NESLİNİN İLK OLARAK ORTAYA ÇIKTIĞI YER: AFRİKA
RİFT VADİSİ

Yeryüzünde insan neslinin ilk olarak ortaya çıktığı bölgenin Rift Vadisi ve Doğu Afrika olduğuna dair çeşitli bilimsel çalışmalardan elde edilen sonuçlar vardır. Aşağıda verilen bazı kaynaklardaki alıntılarda da bu konuyla ilgili önemli bilgiler açıklanmaktadır. Bu kaynakların birçoğu, evrimci görüşü savunan kişi ve kuruluşların görüş ve düşüncelerini içermesine rağmen, esasında Adem’in evrim sonucu olmadan yeryüzünde belirdiğini destekleyen bilgilerdir. Nasıl mı? İsterseniz önce bilimsel yollarla elde edilen bilgiler ile evrimci düşünürlerin  bu konudaki açıklamalarının kısa bir özetine bakalım:

“Yaklaşık 2.4 milyon yıl öncesine tarihlenen insan soyunun anavatanı Afrika ve Rift Vadisi’dir.”    
(Kaynak: Bilim ve Yaratılışçılık; ABD Ulusal Bilimler Akademisi.)


 “İlk insanların ortaya çıktığı Rift Vadisi nasıl oluştu?

"Yer Afrika, zaman 15 milyon yıl önce, Miyosen Çağı (20 milyon ile 5 milyon yıl öncesi arasındaki zaman dilimi). Kıtanın Avrasya ile bir kez daha çarpışmasının üzerinden sadece birkaç milyon yıl geçmiş. Çarpışma yerkabuğunu oluşturan ve kıtaların, üzerinde dev granit tekneler gibi yüzdüğü levhaların devinimiyle meydana gelmiş.
O zamanlar Afrika'nın manzarası şimdikinden çok farklıydı: Kenya ve Etiyopya'nın dağlık yükseltileri mevcut değildi ve günümüzde Rift Vadisi'nin batısında kesilen orman örtüsü Miyosen Çağı'nda Hint Okyanusu'na kadar uzanıyordu. …

Ama Rift Vadisi'ndeki jeolojik devinim, biri Kenya, diğeri Etiyopya'da iki kütlesel yer yükseltisinin ortaya çıkmasıyla şaşırtıcı sonuçlar yarattı. Yerkabuğunun derinliklerindeki magmanın devinimiyle yüzey en az 1000 metre yükselerek bu iki ülkede dağlık yükseltilerin oluşmasına yol açtı.

Yerkabuğu yukarı doğru itildikçe müthiş basınç altında çatırdıyordu. Ve sonunda basınç karşı konulamayacak kadar arttığında yerkabuğu çatladı. Kuzeydoğudan güneybatıya uzanan bir çizgide fay hatları açılırken trilyonlarca ton kaya parçası aşağı yuvarlandı. Böylece, yükselen yerkabuğunun yarılmasıyla Büyük Rift Vadisi'nin oluşumu başladı.
….

Tanzanya, Kenya ve Etiyopya boyunca vadinin tabanı göllerle ve sönmüş volkanik dağlarla kaplıdır. Ve yine bu taban, ilk atalarımızın ve onların Australopithecus* türünden kuzenlerinin kalıntıları bakımından zengin fosil yataklarıyla doludur.
Göl İnsanları, Evrim Sürecinden Bir Kesit , Richard Leakey, Roger Lewin, TÜBİTAK yayınları


İNSANIN TARİHÇESİ

İnsanın tarihini anlamanın yeni ve kesin yolu: Genlerimize bakmak

Hücrelerimizde genler bulunur. Genler, tırnaklarımızdan piyano çalma yeteneğimize kadar kim olduğumuzu belirleyen şerit benzeri bir hayat kodundan, DNA’dan oluşur. Genleri inceleyerek, atalarımızın izledikleri coğrafik yolun başlangıcının Afrika’ya, türlerimizin şafağına kadar uzandığını görebiliriz. Sonra iki kişiyi ele alıp genlerini karşılaştırdığımızda, onların daha yakın zamanlı muhtemelen Afrika’nın dışında yaşamış bir ortak ataya sahip olduğunu görebiliriz. Dahası, artık bu ataların nerede yaşadıkları ve anayurtlarını ne zaman terk ettikleri de kanıtlanabilir. Bu dikkate değer kanıtlar, birçok insanın çığır açan çalışmalarının sonucu olarak, sadece geçtiğimiz on yılda mümkün olabilmiştir.

İçimizden birçoğu bir zaman makinesi icat edip atalarımızın yaşadıkları zamana yolculuk yaptığımızda neler bulabileceğimizi merak etmiştir. Bu makine bizi nereye götürecekti? Kendimizi herhangi bir ünlü ve saygıdeğer insanla uzaktan akraba bulabilecek miydik? İlk insanlara ulaşmak için kaç kuşak geçmemiz gerekecekti? Darwin’in iddia ettiği gibi soyağacımız maymunlara ve onun da ötesinde solucanlara ve tekhücreli varlıklara mı uzanıyordu? Okuldaki biyoloji derslerinden bunun böyle olması gerektiğini biliyoruz, ama tıpkı öldükten sonra ne olacağımız konusu gibi, bu konuyu da tam anlamıyla kavramak güç.

Teknolojik gelişmelerde atılan adımlara o kadar alıştık ki, her yeni adımda kafamızdaki acaba soruları azalıyor. Çok yakın bir tarihe kadar, genetik bilimciler, bizim dünyayı nasıl fethettiğimizin ayrıntılı tarihini çizmek için genlerden faydalanmayı ancak rüyalarında görebilirlerdi. Onların kötümser olmalarının nedeni, inceledikleri genlerin büyük kısmının her kuşakta birbirine karışması ve toplumların çoğunda ortak olarak görülmesiydi. Onların görevleri daha önce oynanmış bir iskambil oyununu, karıştırıldıktan sonraki haliyle bir kâğıt destesinden yeniden yaratmaya çalışmaktı. Dolayısıyla değil türlerimizin başladığı zamana, birkaç yüzyıl öncesine giden bir genetik soyağacını doğru bir şekilde çıkarmak bile neredeyse imkânsızdı. İnsanların çoğu derilerinin altında birbirine çok benziyordu, o zaman nereden başlanabilirdi?

Adem ile Havva genetik soyağacı

Adem ile Havva kolları diye adlandırılan cinslere özgü genetik kolların kullanımı, geçtiğimiz on yılda her şeyi değiştirdi. Bütün diğer genlerden farklı olarak, mitokondriyal DNA (hücre çekirdeğinin dışındaki bir gen koleksiyonu) bize sadece annelerimizden kalır, Y kromozomu da sadece erkeklerden. Bu iki cinse bağlı gen seti hiçbir karışma olmadan kuşaktan kuşağa değişmeden aktarılır ve böylece atalarımıza, ilk primatlara kadar izlenebilir. Böylece biri annelerimizden biri de babalarımızdan olmak üzere iki ailevi genetik soyağacı kurabiliriz. Sonuç olarak, herhangi bir toplulukta, bu topluluk ne kadar geniş olursa olsun, bu iki genetik soyağacı yoluyla herhangi iki bireyi izleyip ağaçtaki en yakın ortak atalarına ulaşabiliriz. Bu ata 1500 ya da 150 binyıl önce yaşamış olabilir ama, bütün atalara bu yeni kurulmuş Adem ve Havva genetik soyağacında bir yer ayrılabilir. Bunlar, modern insanın genetik kollarının gerçek dalları olan gerçek ailevi soyağaçlarıdır.

Her ağaçtaki dalların her biri tarihlenebilir (Her ne kadar bu tarihlerin doğruluğu tam olarak kesinlik kazanamamış olsa da). Birçok bölgesel insan soyağacı, belli açık sınır işaretleri kullanarak kenarların birleştirilmesi yoluyla tıpkı bir yapboz gibi birbirine uyumlu hale getirilmiştir. Böylece Afrika’dan dünyanın her köşesine yayılan bir Adem ile Havva genetik dalları resminin parçaları geçtiğimiz on yılda bir araya getirilmiştir. Sonunda bütün yapının parçaları arasında bir bağ oluşup anlam kazanmaya başladığında, tıpkı yapbozda olduğu gibi tatmin edici bir görünüm elde ediliyor; kalan parçalar ne kadar çok olursa olsun, artık ağacın ve haritanın üzerine giderek artan bir kolaylık ve hızla yerleştirilebiliyor. Bütün dallarıyla ağaç artık dünya haritasının üzerine yayılıp, atalarımız ve onların genetik kollarının dünyayı fethederken nerelerden geçtiklerini gösterebilir.

Elde edilen yeni bilgiler, son 150 binyılın kültürel ve biyolojik öyküsündeki çelişkilerin bazılarını çözmüştür. Öyle ki, o dönemin bölgesel insan fosili kalıntılarını bile hayatın genetik ağacında doğru yerlere yerleştirebiliriz.

Birçok sorunun yanıtı bulunmuştur. Elde edilen sonuca göre, dünyanın yoğun ileri geri prehistorik hareketler ve karışmalarla ortak bir genetik döküm potası olması şöyle dursun, modern insan yayılımında rol alan insanların çoğu tutucu bir şekilde ilk defa atalarının kurduğu kolonilere sıkışıp kaldılar. Bu yerlerde Son Buzul Çağı’nın öncesinden beri ikamet etmektedirler. Ayrıca son 80 binyılın spesifik göçlerinin tarihlerini de belirleyebiliriz.


“Hepimizin Kökeni Afrika”

Uzun süredir uğraşılan başka birçok arkeolojik sorun, yeni genetik soyağaçlarıyla çözülmüştür. Bunlardan biri “Afrika-kökenlilik” (Out of Africa) ile “ Çok-bölgelilik” (Multi- regional) teorileri arasındaki çatışmadır.
Afrika-kökenlilik görüşünü destekleyenler, Afrika dışındaki bütün modern insanların 100.000 yıl önce Afrika’dan yayılan bir göçten geldikleri kanaatindedir. Bu büyük göçün sonucunda dünyadaki daha eski bütün insan tipleri yeryüzünden silinmiştir. Çok-bölgelilik teorisini savunanlar ise, Avrupa’daki Neanderthaller ve Uzakdoğu’daki Homo Erectuslar gibi eski insan tiplerinin şimdi bütün dünyada gördüğümüz yerel ırklara doğru evrim geçirdiklerini öne sürer.

Şimdi yarışmayı kazananın Afrika-kökenlilik görüşü olduğu anlaşılmıştır; çünkü yeni genetik soyağaçları son 100.000 yıl içinde doğrudan Afrika’ya uzanmaktadır. Daha eski insan türlerinden kalan Adem ile Havva genetik kollarının hiçbiri bizim genetik soyağacımızda bulunmuyor, elbette bizim Neanderthaller’den farkımızı ölçebileceğimiz ağacın kökeni hariç. Neanderthaller’in eski mitokondriyal DNA kullandıkları tespit edilmiş, genetik açıdan öyle sınıflandırılmışlardır ve görünen o ki, bizim atalarımızdan ziyade kuzenlerimizdirler. Onlarla bir başka ortak atayı paylaşıyoruz: Homo helmei.”

Kimi Afrika-kökenlilik teorisi taraftarları ise, Avustralyalılar, Asyalılar ve Avrupalıların ayrı Homo sapiens göçleri halinde Afrika’dan yayıldıklarını iddia etmişlerdir. Oysa durum böyle değildir: Eril ve dişil genetik soyağaçları Afrika’dan yayılan sadece bir tek dalı gösteriyor. Modern insanların Afrika’dan dışarı sadece bir tek büyük göçü olmuştu; her cinsel dalın, Afrikalı olmayan bütün herkesin annesi ve babası olan bir tek ortak genetik atası vardı.”

Stephen Oppenheimer

http://evrimgercegi.blogcu.com/Insanin+Evrimi
http://www.bradshawfoundation.com/journey



Görüldüğü üzere evrimci görüş de İnsan soyunun tek atasının olduğunu ve yeryüzünün ancak bir yerinden çıkıp göçlerle dünya coğrafyasında yayılıp dalandıklarını bilimsel (DNA) verilerle açıklamaktadırlar.  

NATIONAL GEOGRAFIC KURUMUNUN  DNA ANALİZİ ÇALIŞMALARI
(THE  GENOGRAFIC  PROJECT)

İnsan evrimi üzerindeki çalışma ve yayınlarıyla da tanınan National Geografic  kurumu, son yıllarda insanların DNA analizlerini yaparak genlerine ait köklerinin coğrafik olarak nerelerden geldiğini belirleyen bir proje üzerinde çalışmaktadır. Bu proje kapsamında, kendisine ait bir DNA örneği gönderen kişilere Y-cromosome DNA testi serifikası  adı altında bir belge de verilmektedir.

HEYECAN VERİCİ BİR DNA ANALİZİ: NEREDEN GELDİK?
12.07.2010
TLETSERUK Nahit Serbes

Sözü fazla uzatmadan bana gönderilen genetik raporu yayınlıyor ve yorumu okurlara bırakıyorum.

Amerika’dan gelmiş olan genetik raporumun Türkçe tercümesi ve İngilizce'si çok uzun olduğundan, tamamını okumak, öğrenmek isteyen kardeşlerimiz http://www.circassian.us sitesine girip tamamını okuyabilirler, inceleyebilirler. Özeti ise, aynen aşağıdaki gibidir.

Atalarınızın göç yolculuğu hakkında bilinen hususlar
Atalarınızın tarihini gösteren genetik işaretler tüm Afrikalı olmayan insanların ortak işareti olan M168’e kadar, 60.000 yıl öncesine gitmektedir. Atalarınızın güzergâhlarını gösteren haritaya bakacak olursanız, Haplogroup R1a1 üyelerinin aşağıdaki Y-kromozom işaretlerini taşıdıklarını göreceksiniz:

M168 >P143 > M89 > L15 > M9 > M45 > M207 > M173 > SRY10831.2 > M17

M168 ilk atanız

Ortaya çıkma tarihi: 50.000 yıl önce, köken yeri: Afrika, İklim: buz çağı                  
Sizin soyunuzda ilk genetik işarete yol açan erkek kuzeydoğu Afrika’da Rift vadisi bölgesinde, 31.000 ila 79.000 yıl önce yaşadı. Göçmen atalarınız elverişli havayı ve avladıkları hayvanları takip ettiler…                     
http://www.circassiancenter.com/cc-turkiye/yorum/tns/027_heyecan.htm




Bu kısa açıklamalarla birlikte bu konuya görsel olarak açıklık getirecek National Geografic kurumuna ait iki haritayı inceleyelim. Bu haritalar, kurumun  çalışmalarını göstermekte ve ilk insanlar olan Adem ile Havva’nın ilk olarak yeryüzünde ortaya çıktığı Doğu Afrika - Rift Vadisine dair bilgileri ve göç yollarını açıklamaktadır.    










KURAN’ DA İLK İNSANIN DÜNYA ÜZERİNE  İNDİRİLİŞİNİ BİLDİREN İLK AYET:
 2 (BAKARA) : 36

Yukarıdaki  kaynaklarda ve daha birçoğunda, bilimsel verilerin yanı sıra evrimci görüşü savunan kişi ve kuruluşların kendi görüş ve düşünceleri doğrultusundaki açıklamalarını da içermektedir. Biz, sadece bilimsel yollarla elde edilen DNA göç yollarının haritalarını ele alacağız. Son 10 yılda ortaya çıkan bu bilimsel bilgilerin yeraldığı haritalarda, insan neslinin ilk ortaya çıktığı yerle ilgili olarak, neredeyse noktasal koordinatlarla belirlenebilecek kadar belirgin bir bölge gösterilmektedir. Daha önce, sure ve ayet numaraları ile coğrafi enlem-boylam koordinatları arasındaki mucizevi ilişkiyi açıkladığımız bölümlerdeki gibi bir çıkarımı burada da uyguladığımızda yine çok ilginç bir sonuçla karşılaşmaktayız.

Yukarıdaki haritalarda görüldüğü üzere bahsettiğimiz bölge, Kuzeydoğu Afrika’da Rift Vadisinin geçtiği ve bugünkü Kenya-Etiyopya sınırları içinde sayılabilecek bir toprak parçasını içermektedir. Kuran’da bu coğrafi bölge ile ilgili bir kanıt aramaya çalıştığımızda, yaratılan ilk insanlar olan Adem ve Havva’nın yeryüzüne indirilişine dair açıklamaların bulunduğu vahiylerin, Kuran’daki dizilişe göre ilk olarak hangi ayette geçtiğine dikkat etmemiz gerekecektir. Çünkü İLK İNSAN  ve YERE İNDİRİLİŞİNİ BEYAN EDEN İLK AYET anlamca birbirleriyle bir ahenk oluşturmaktadır. Basit bir araştırmayla, İlk insanın yaratılışını anlatan konu ilk kez Bakara suresinin başlarında geçer. Adem ve Havva’nın “Yeryüzüne” intikal edilişinden bahseden ilk ayetin 2. sure olan Bakara Suresinin 36. ayeti olduğunu kolayca belirleyebiliriz.

Coğrafi mucizelerle ilgili olarak diğer bölümlerde açıklandığı şekilde, sure numarasını enlem, ayet numarasını ise boylam değeri olarak ele alıyorduk. Ancak, sure ve ayet numaralarının doğal olarak pozitif tamsayı olması nedeniyle, coğrafi haritada kuzey enlemlerinin ve doğu boylamlarının pozitif bölgesinin olması gerekmektedir. Bu nedenle Kuran’daki coğrafi işaretle ilgili herhangi bir sure no ve ayet no, grafik düzlemindeki +x ve +y ‘nin kesiştiği bir noktayı temsil eder. İşte, Kuran’da ilk defa Adem ve eşinin yeryüzüne aktarılmasını beyan eden 2:36 ayetinin koordinat sistemine denk gelen noktası, mucizevi şekilde bilimsel araştırmalarda belirtilen bölgeyle tamtamına denk gelen o meşhur Rift vadisini göstermektedir.  Başka bir deyişle, Kuran’da Adem ve eşinin yeryüzüne atılmasını anlatan ayetin sure ve ayet numarası, yeryüzü haritasında uyarlanmış koordinat olarak  hedefi  tam onikiden vurmaktadır.  

(E.Y)
Alıntı
2 (BAK ARA): 36
Şeytan, onları oradan kaydırıp bulundukları yerden çıkarttı. Nihayet,
"Birbirinize düşman olarak aşağı inin.
Yeryüzünde
 belli bir süre kalıp yaşayacaksınız," dedik.




2:36 ayetinin denk geldiği  2:36 Koordinatları ve Doğu Afrika’daki  Rift Vadisi (Rift Valley)












12
“ARŞ” ve “SU” (mai)


''O, hanginizin amelinin daha güzel olacağı hususunda sizi imtihan etmek için, Arş'ı su üzerinde iken, gökleri ve yeri 6 günde yaratandır.''
11 (Hud) / 7

Arşının Su Üzerinde Olması ve Evrenin Saydamlaşması: Bu ayette ''Arşı su üzerinde iken'' şeklinde dikkat çekici ve ilginç bir beyanat var. Burada sözü geçen ''su'' nedir? Yukarıda anlattıklarımızın ışığında 300,000 yıllık süreç içinde su molekülü henüz oluşmamış ve o kadar yüksek sıcaklıkta bildiğimiz sıvı şekliyle su var olamaz denilebilir. İşte tam bu anda, bilimsel bulgulardan olan ''evrenin saydamlaşması'' olayı ile ayette bahsi geçen ''su'' arasında ister istemez bir ilişki kaçınılmaz olur. Biraz araştırma yaparsak ayette ''su'' anlamına gelen ''ma'' kelimesi yerine, ''su renginde'' anlamına gelen ''mai' kelimesinin kullanıldığını anlarız. Ayette geçen ''Arşı su üzerinde iken'' sözü evrenin 300,000 yıllık dönem sonunda saydamlaştığı yani ışığı geçirgen bir hale geldiği gerçeğine mi işaret ediyor? Arş kelimesiyle Evren’den daha yüksek bir mertebe kastedilir. O zamandaki saydamlaşan Evren’e yukarıdan bakan kişi, onu suya bakan kişinin gördüğü saydamlıkta görecektir.

Bugüne kadar bu ayetteki ''ma-i'' kelimesi doğrudan su olarak anlaşılmış, gerçek anlamı olan ''ma-i'' = ''su renginde olan'' veya ''su gibi olan'' yani ''saydam'' anlamı, henüz son yıllarda ortaya çıkarılan bilimsel gelişmeler bilinemediği için, haklı olarak anlaşılamadığı ve meallerde de bu şekilde yazılması, inananlar için bile anlaşılması ve kabul edilmesi zor bir durum ortaya çıkarmıştır. Henüz Evren’in saydamlaşması olayı bilinemediğinden, mai sözcüğüne saydamlaşmayla ilgili bir anlam verilip meal ve tefsirlerde böyle bir durumdan bahsedilmesi tabi ki imkânsızdır. Bu durum, inançsızlar için Kuran’a ve Allah inancına karşı bir koz olarak değerlendirilmiştir. Ama ayetin başındaki ''O, hanginizin amelinin daha güzel olacağı hususunda sizi imtihan etmek için'' sözü sanki bu duruma işaret ediyor… Ayrıca hem Kuran'da 6 günde yaratmayla eşzamanlı ve bağlantılı olarak saydamlaşmaya işaret edilmesi hem de bilimsel kaynaklarda Evren’deki maddenin yani atomların oluşumuyla bağlantılı olarak saydamlaşmaktan söz edilmesi, mucizeyi açıkça ortaya koymaktadır. Bu konuda üzerinde durulması gereken başka bir ayet daha vardır.

İnkâr edenler, göklerle yer bitişik bir halde iken bizim, onları birbirinden kopardığımızı ve her canlı şeyi sudan yarattığımızı görüp düşünmediler mi? Yine de inanmazlar mı?
21 (Enbiya)/30

Bu ayetteki su kelimesi de aslında ma-i olarak geçiyor. ''Su renginde'', ''su gibi olan'' anlamı katıyor ve saydamlaşan evren kastediliyor olabilir. Ayetin başında göklerle yer bitişik iken ayrıldığı sözü ile Büyük Patlamanın (Big Bang) kastedildiği zaten bilinen bir Kuran mucizesidir. Burada Büyük Patlamadan bahsedilmesinin hemen ardından her canlının sudan yaratıldığının belirtilmesi, patlamadan sonra saydamlaşan Evren’in kastedildiği anlamına gelir. Fakat ''her canlı şeyi sudan yarattık'' sözü bugüne kadar yanlış değerlendirilmiştir. Her canlı şeyin bildiğimiz anlamıyla sudan yaratıldığı anlamı çıkarılmıştır. ''Sadece sudan canlılık ortaya çıkamaz'' diye bazı kesimlerden itirazlar da gelmiştir. Aslında bu ayette saydam şekilde görülen Evren’in içerdiği maddelere dikkat çekmek gerekir. O dönemde Evren’de yaklaşık olarak % 75 Hidrojen ve % 25 helyum atomu bulunmaktadır. Canlılığın oluşması için gerekli olan iki temel unsur olan su ve karbon, bu karışımın içerisinde zaten bulunmaktadır. Üç helyum çekirdeği birleşerek karbon atomunu, dört helyum çekirdeği ise birleşip oksijen atomunu oluşturur. Tabiî ki bunların oluşumunu sağlayacak kimyasal tepkimeler daha sonra yıldızların verdiği yüksek ısıyla meydana gelebilecektir. Bu durumda su renginde saydam olan Evren’in içerdiği maddelerin içinde hidrojen ve oksijenden dolayı su molekülünün (H₂0) temel parçalarının ve karbonun bulunduğunu görüyoruz. Canlıların yapısında yaklaşık % 18 oranında karbon, % 80 oranında da su bulunduğu bugün bilinen bir gerçektir. Evren’in oluşmaya başlamasındaki büyük patlamadan 300,000 yıl sonra oluşan ve saydamlaşan Evren’in içerdiği maddelerin, canlılığın temel yapı taşlarını içerdiğini ve ayetin buna dikkat çektiğini anlayabiliriz.

Hud suresinin 7. ayetindeki ‘’arşı su üzerinde iken‘’ sözüne, Evren’in saydamlaşmasının yanında ve bunun paralelinde şöyle bir yorum da getirilebilir: Ayette altı günde yaratılan maddenin ilk şekli, tek proton ve elektrondan oluşan hidrojendir. Hidrojenin kelime anlamı ve tanımı ile ilgili olarak şu bilgiler dikkatimizi çekmektedir.


HİDROJEN

“Hidrojen” kelimesi Eski Yunancada “su oluşturan” manasına gelir. “su” anlamına gelen “hydro”, ve “oluşturan” anlamına gelen “genes” kelimelerinin birleşiminden oluşur. Hidrojen Evren’de en fazla ve en yaygın bulunan elementtir. Diğer bütün elementler başlangıçtaki hidrojenden veya daha sonra ondan türemiş diğer elementlerden meydana gelir. Hidrojen Evren’deki atomların % 90’dan fazlasını, toplam kütlenin dörtte üçünü oluşturur. Yıldızları oluşturan temel elementtir. Buradaki füzyon prosesiyle birleşerek helyum atomlarının çekirdeklerini oluşturan hidrojen atomları büyük miktarda enerji açığa çıkarır.

Fark edeceğimiz üzere, altı gün (300,000 yıl) sonunda hidrojen atomları oluşmaya başlamış ve bu nedenle hidrojenin kelime anlamı da ‘’su oluşturan’’ olarak bir anlam birliğini oluşturmakta ve tüm dillerde ‘’hidrojen’’ söylenişiyle günümüzde de kullanılmaktadır. Kuran’da da buna uygun olarak ilk maddenin diğer bir deyişle hidrojenin yani ‘’su oluşturanın’’ yaratılmasına işaretle, Yüce Allah’ın arşının yani kudretinin su üzerinde olduğu vurgulanmıştır.

Bunun yanı sıra, ayetin anlamını daha net ve mucizevî şekilde ortaya koyabileceğine inandığımız bazı bilgileri dikkatlerinize sunmak istiyorum; Allah'ın arşının su (mai) üzerindeyken yerin ve göklerin yaratılması: “We kane arşuhu alel mai = O’nun arşı mai üzerindeyken” (11:7) ayetinin anlamına paralel yeni bilimsel bilgiler keşfedilmiştir.

Sürpriz; Evren’in ilk hali sıvı: 19 Nisan 2005

ABD'li bilim adamları atomları parçalayarak maddenin bilinmeyen yeni halini elde etti.
‘Kuark-gluon plazması' denilen yeni forum, Brookhaven Ulusal Laboratuvarı'nda Relativistik Ağır İyon Çarpıştırıcısı'nda, altın iyonları ışık hızına yakın süratle çarpıştırılarak bulundu. Çarpışmanın yarattığı yüksek enerjiyle açığa çıkan ‘Kuark-gluon plazması'nın, beklenenin aksine gaz değil, ‘mükemmel bir kuark sıvısı' olduğu açıklandı. Bu buluş, Evren’in büyük patlamadan bir an sonra neye benzediğini, yani sıvı bir halde olduğunu gösterdi.
http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/ ... wid=565485
http://physicsworld.com/cws/article/news/22043

Bilim adamları, Evren’in meydana geldiği Büyük Patlama'dan sadece bir an sonra tüm maddelerin "kuark-gluon plazması" denilen sıvı bir halde olduğunu belirtiyor.
http://www.maksimum.com/teknoloji/haber/28/29647.php

Mai: Su cinsinden. Akıcı, su renginde, mavi. ''Katı ve sert olmayıp su gibi, akıcı olan.''
http://www.osmanlicaturkce.com/?k=mai&t=@

Yukarıdaki açıklamalardan anlaşılacağı üzere, Evren’in oluşumun ilk anlarında ‘’kuark-gluon plazması’’ denilen özel bir haldedir. Ayette geçen Türkçe Latin harfli söylenişiyle ve ‘’kane arşuhu alel mai’’ (arşı mai üzerindeyken) cümlesindeki ‘’mai’’ kelimesinin anlamlarından biri de ''Katı ve sert olmayıp su gibi, akıcı olan’’dır. Genel olarak ‘’sıvı’’ kelimesinin karşılığını oluşturmaktadır. Bu durum Kuran’daki çok önemli bir mucizeyi daha ortaya koymaktadır. Hud suresinin 7. ayetinden, yaratmanın başlangıcında arşı mai üzerinde olduğunu anlarsak, bu sözü edilen ‘’sıvı, akıcı’’ anlamı devreye girmektedir. Eğer ayeti yaratmanın hemen sonunda arşı mai üzerinde olduğu şeklinde anlarsak da bu konunun başında geçen, Evren’in, atomların oluşarak saydamlaşması olayı ile “mai” kelimesinin su renginde yani saydam anlamında olması, tam bir paralellik gösterir. Doğrudan “mai” kelimesini su olarak anlarsak, “hidro-genes” yani ‘’su oluşturan’’ anlamı dikkate alınabilir ve Kuran’ a özgü bir mucize olarak, bu kelimenin değişik anlamlarıyla anlaşılması halinde bile doğru ve gerçekliği yansıtan anlamlar içerdiği ortaya çıkmaktadır.

BİG BANG’DAN SONRAKİ DİNLENME DÖNEMİ
(FARKLI BİR BAKIŞ)


300.000 yıllık dönem Evren’deki değişimler için bir ''dinlenme dönemi'' olarak nitelendirilmektedir. Bu dinlenme dönemi;

a) sıcaklık 3.000 derecenin altına düşer
b) Elektromanyetik kuvvetler devreye girer,
c) Elektronlar çekirdeklerin etrafında yörüngeye dizilir
d) İlk hidrojen ve helyum atomları oluşur''

Bu ilk dakikalardan sonra Evren büyük ölçüde soğumuştur. Bunun sonucu çekirdeksel kuvvetlerin etkinliği biter. Evren’in o sıradaki bileşimi %75 Hidrojen, %25 Helyum çekirdeğinden oluşur. Sonraki 300.000 yıl boyunca hiçbir değişim meydana gelmemektedir. Bu 300.000 yıllık süreç içinde evren soğumaya bırakılmış ve bu sürecin son bölümünde yeterince soğuyunca da elektromanyetik kuvvetler devreye girerek kendiliğinden elektronlar çekirdeklerin etrafına dizilip atomları oluşturmuştur. Şimdi bu konudaki ''dinlenme dönemi''ve elektronların kendiliğinden çekirdeğin etrafına dizilmeleri gibi nitelendirmeler şu ayeti anımsatmaktadır.

Andolsun biz, gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları 6 günde yarattık.
Bize hiçbir yorgunluk çökmedi.

50 (Kaf)/38

Bu ayette Yüce Allah'ın bahsi geçen yaratma fiilini gerçekleştirirken ''yorulma'' gibi zayıflıklardan münezzeh olduğu kastedilmiştir. Fakat bu konudaki bilimsel kaynakların ifadesi ile Kuran'ın ifade şekli bu denli uyum içinde olduğu için, konuya daha önce hiç düşünülmeyen farklı bir boyuttan da bakılabileceği kanaatindeyiz.

13
SEBE SURESİ  - ARÎM SELİ

Sebe Halkı, Ad Kavmi konusunda bahsettiğimiz, Güney Arabistan yarımadasında yaşamış olan dört büyük uygarlıktan biridir.                                


34 (Sebe)/15, 16
15. Andolsun, Sebe' kavmi için oturduğu yerlerde büyük bir ibret vardır. Biri sağda, diğeri solda iki bahçeleri vardı. (Onlara:) Rabbinizin rızkından yiyin ve O'na şükredin. İşte güzel bir memleket ve çok bağışlayan bir Rab!

16. Ama onlar yüz çevirdiler. Bu yüzden üzerlerine Arîm selini gönderdik. Onların iki bahçesini, buruk yemişli, acı ılgınlı ve içinde biraz da sedir ağacı bulunan iki (harap) bahçeye çevirdik.

Harita:6


Sebe suresi, Kuran’da Yüce Allah’ın uyarılarına uymadıkları için helak edilen kavimlerin birinden ismini alan tek suredir. Hicr suresinin de ismini helak edilen kavimlerin birinden aldığı düşünülebilirse de bu gerçeği yansıtmaz. Çünkü ‘’Hicr’’ kelimesi aslen coğrafi bölgenin adıdır. Kavmin adı değildir. Bu nedenle Hicr suresindeki ayette Hicr halkından ‘’Ashab ul-Hicr’’ olarak söz edilir. Sebe suresinin 15. ayetine gelindiğinde konu birden değişir, Sebe halkından ve onların yaşadıkları yerlerde büyük bir ibret olduğundan, 16. ayette de onların helakine sebep olan büyük Arîm selinden bahsedilir. Burada dikkat çekici olan nokta, Sebe kavminin başkenti olan Ma’rib şehrinin ve Arîm selinin yaşandığı bölgenin, aynen bahsedildikleri ayetlerin numaraları gibi 15. ve 16. paraleller arasında bulunmasıdır.




AD KAVMİ’NİN YERİ  -  AHKAF BÖLGESİ - AHKAF SURESİ    



AD KAVMİ'NİN YERİ    “AHKAF BÖLGESİ”

Ahkaf (Dehna): Necid, Yemen, Hadramevt sıradağlarıyla çevrili bir kum deryasıdır. İçine girmeye kimse cesaret edemez. Haritalarda boş ve meçhul arazi olarak gösterilmektedir. Hadramevt'in kuzeyine isabet eden yerlere, Ahkaf denir. Dehna, mamuriyetten uzak bir yer olup, üzerinde kuş uçmaz. Ağaç değil, ot bile bitmez. Afrika'nın büyük sahrasından bile beterdir…

... Necd Yaylası'nın kuzey ve güneyinde büyük kum çölleri yer alır. Güneyde, “dünyanın en büyük kesintisiz kum çölü” olan Rubülhali (650.000 km2) Suudi Arabistan'ın dörtte birinden fazlasını kaplar…
http://www.yaklasansaat.com/eski_kavimler/ad/ad.asp

Suudi Arabistanın " Boş Bölge" adı verilen yerde, Rub-Al-Khali'de tuhaf bir arazi var. Burası siyah cam, beyaz kaya ve demir kırıklarıyla kaplı. Bu bölge dünyaya ilk kez 1932'de Harry st. John Abdullah Philby tarafından tanıtıldı. Buraya bedeviler Al-Hadida adını veriyorlar. Hadid ise Arapça da demir anlamına geliyor.

Kuran-ı Kerim'de ve klasik Arap metinlerinde yer alan bir kıssa var. Bu kıssalarda, Ad adında bir kral ve onun başında bulunduğu kavmin sakinlerinden bahsediliyor. Bu putperest kral ve tebası, Allah'ın peygamberini alaya alıyorlar ve Allah da Ubar'ı şiddetli bir rüzgarın getirdiği, karanlık bir bulutla helak ediyor.

Rehberleri Philby'a, bu helak olmuş şehri görmesi için gitmeyi teklif ettiklerinde Philby memnuniyetle kabul etti. Ve raporuna bu yerin adını “Wabar” olarak kaydetti. Bu isim  “saplanmış, batmış”  anlamına geliyor.

Fakat Philby'ın bulduğu kayıp şehir Ubar değil. Göklerden gelen bir afetin meskeniydi, bir meteorit vuruşunun. Meteoritin arkasında bıraktığı izler incelendiğinde patlama 12 kilotonluk bir nükleer infilaktan farksızdı ve Hiroşima bombasıyla boy ölçüşecek düzeydeydi. Neredeyse dünyaya düşen tüm meteorlar kayalara yada üstü toprakla kaplı kayalara düşmesine karşın Wabar meteroiti hepsinden farklı olarak yeryüzünün en büyük kum denizinin ortasına düştü. Son derece kuru ve izole bir bölge olan bu çöl jeolojik açıdan bir meteorun korunabileceği belki de dünyadaki en uygun yerdir…


… Çarpma noktasında meteor parçalarıyla, lokal kumdan oluşan koni şeklinde bir örtü havaya püskürdü. Bu akışkan,siyah camsı kayaları oluşturdu. Erimiş kayanın, akkor halindeki örtüsü, meteroit yere temas eder etmez, hızla genişledi ve meteroitin kendisi ise, ilk birkaç mili saniyede sıkıştı ve düzleşti. Bir şok dalgası meteroiti sürükledi. Geride kalanlar ise küçük parçalar halinde saçılıp, kıymık kıymık oldular. Bazı parçalar, bu örtü tarafından yutuldu. Fakat çoğu kaçtılar ve kumda 200 m. aşağıya indiler. Bunlar orijinal meteroitin bozulmamış kalıntılarıdır.

Bir şok dalgası da, aşağı doğru hareket etti ve yukarıdaki kumu karıştırarak ısıttı. Cam topakların içerdiği demirin kuma oranı gösteriyor ki, eriyen kumun hacmi meteorunkinden 10 kat fazladır ve bu oran 27m. yarıçaplı bir küre için geçerlidir. Bu hacmin dışına çıkıldığında, şok dalgasının etkisi zayıflamaktadır. Artık kumu eritemeyen şok dalgası, ancak onu yoğunlaştırarak küçük kayalar haline getirebilir.

Bundan sonra şok dalgası, yüzeyin püskürmesine neden oldu ve bu olduğunda kumtaşı, köpüğümsü camla yeniden etkileşime girdi. En büyük krater, 2 saniyenin biraz üzerinde oluştu, en küçüğü ise 1 saniyenin 4/5 inde oluştu. İlk başta kraterler daha büyüktü bu ise geçici bir durumdu, çünkü birkaç dakika sonra, gökyüzünden geri dönen materyal kraterlerin hacmini azalttı. En büyük geçici krater, büyük ihtimalle 120 m. çapındaydı. Orada bulunan tüm kum, bir mantar bulutla süpürülüp, binlerce metre havada yükseldi ve muhtemelen stratosfere ulaştı .


Peki tüm bunlar ne zaman oldu? Fizyon izi analizi ile yapılan deneylerde, tarih 6400 yıl önce olarak saptandı. Bu sonuçlar British Museum ve Smithson Enstitüsüne ait sonuçlardır. Farklı tarihlerden de bahsedilmektedir.
Kaynak: Scientific American, Kasım 1998, çev. Gökben Coşkun.   
http://www.yaklasansaat.com/eski_kavimler/ad/adkum.asp


AHKAF SURESİ: 21, 22

21. Ad kavminin kardeşini (Hud'u) an. Zira o, kendinden önce ve sonra uyarıcıların da gelip geçtiği Ahkaf bölgesindeki kavmine: Allah'tan başkasına kulluk etmeyin. Ben sizin büyük bir günün azabına uğramanızdan korkuyorum, demişti.

22. "Sen bizi tanrılarımızdan çevirmek için mi bize geldin? Hadi, doğru söyleyenlerden isen, bizi tehdit ettiğin şeyi başımıza getir" dediler.

Kuran’ın birçok ayetinde Ad kavmi’nden bahsedilir. Ancak Ad kavminin yaşadığı yer olarak “Ahkaf” bölgesi olarak belirlenir. Bu nedenle Ad kavminin yaşadığı bölgenin haitadaki yerini görmek için “Ahkaf Suresi”ne yönlenmek gerekir. Ahkaf Suresinin 21. ayetinde Ad Kavminden ve Ahkaf bölgesinden bahsedilmektedir. Ahkaf denilen bölge, bugün Suudi Arabistan’ın güneyinde, dünyanın en büyük kesintisiz kum çölü olarak bilinen Rub’al Khali çölüdür. Zaten “Ahkaf” kelimesi de “kum tepeleri”anlamına gelmektedir.

Surenin adı suresinin 21. ayetindeki “Ahkaf” kelimesinden gelmektedir. Burada doğrudan surenin numarası değil, adı ön plana çıkmaktadır. (Sebe Suresinde de Sebe halkının yaşadığı yer, ayet numaraları ile belirlenmişti.)

Ahkaf olarak bilinen bu çölün ortasına en yakın olarak geçen enlemin numarasının da 21 olmasıdır. Yaklaşık 6400 yıl önce düştüğü tahmin edilen Wabar meteorunun parçalara ayrılarak kraterler oluşturduğu Wabar kraterleri olarak bilinen yerlerin de 21 ve 22. enlemlerin tam ortasında 21. 30 enleminde bulunmasıdır. Dikkat edilirse Ahkaf Suresinin 22. ayetinde “bizi tehdit ettiğin şeyi başımıza getir” şeklinde bir ifade vardır. Düşen bu meteor demir-nikel karışımı olup Hiroşima’ya atılan atom bombası ile kıyaslanabilecek bir etki oluşturduğu kaynaklarda geçmektedir. Ayetlerde Ad kavminin önce bu patlamayı bir bulut sandığı, ardında çok şiddetli bir rüzgarın onları helak ettiği belirtilmekte ve bu etkiler güçlü bir nükleer patlama etkisi yapan meteor çarpmasının sonuçlarıyla örtüşmektedir.

Sebe Suresi ve Ahkaf Suresiyle ilgili olarak önemli bir özellikten daha bahsetmek gerekir. Sebe Suresinde de tıpkı Ahkaf Suresi gibi sureye adını veren ayette geçen bir coğrafi bölge söz konusudur. Her iki surede de suredeki anlatımların akışı, tam olarak coğrafi bölgenin enlem değeri olan ayet numarasına gelince birden değişir ve sureye adını veren bölge ve olaylardan bahsedilir. (Sebe Suresinde 15. ve 16.ayetlerdi) Sanki tam olarak sureye adını veren ayetin numarasının, coğrafik olarak enlem numarasına denk gelmesi özellikle sağlanmış gibidir.


Alıntı
Ahkaf Suresi: 21, 22

21. Ad kavminin kardeşini (Hud'u) an. Zira o, kendinden önce ve sonra uyarıcıların da gelip geçtiği Ahkaf bölgesindeki kavmine: Allah'tan başkasına kulluk etmeyin. Ben sizin büyük bir günün azabına uğramanızdan korkuyorum, demişti.

22. "Sen bizi tanrılarımızdan çevirmek için mi bize geldin? Hadi, doğru söyleyenlerden isen, bizi tehdit ettiğin şeyi başımıza getir" dediler.






YASİN SURESİ- ASHAB – UL  QARYE

Yasin Suresinin 13. ayetinde elçiler gönderilen bir şehirden bahsedilir. Surenin numarası olan 36 rakamını ve ayetin numarası olan 13 rakamını enlem-boylam koordinatlarına uyarladığımızda çok ilginç sonuçlar çıkmaktadır. Ancak bu kez hem enlem değeri olarak hem de boylam değeri olarak 36:13 rakamlarını esas alacağız. Çünkü, aynı rakamlar derece ve dakikasına kadar ayrıntıya inebilecek şekilde enlem ve boylam olarak her iki değer için de mucizevi bir uyum göstermektedir. Yani, günümüzdeki yerleşim sınırları itibariyle hem  36 derece 13 dakika (kuzey) enlemi hem de 36 derece 13 dakika (doğu) boylamının geçtiği bir şehir araştıracağız. (Sure ve ayet numaraları doğal olarak pozitif tam sayılar olduğu için koordinat düzleminde her iki değerin de pozitif olduğu, yani harita üzerinde kuzey enlemleri ve doğu boylamları olan bölge esas alınacaktır). Dünya üzerinde bu kriterlere uyan tek bir şehir vardır: ANTAKYA


Yukarıda bahsi geçen ayette söz edilen şehir olarak rivayet edilen ve bu surenin devamındaki ayetlerde anlatılan olayların geçtiği yer olarak bilinen ve hatta günümüzde de bu olayın kahramanlarının adına ibadethaneler bulunan tek şehir yine Antakya’dır. Antakya şehri bu olayların asıl kahramanı olan Habib-i Neccar’ın adını taşıyan dağın eteklerindedir. Ayrıca, 36 derece 13 dk. kuzey enlemi ile 36 derece 13 dk. doğu boylamının kesiştiği nokta da Hatay ilinin merkez ilçesi olan Antakya merkez ilçe sınırları içinde bulunmaktadır.

36 (Yasin Suresi) / 13. Ayet

(36:13): Onlara, şu şehir halkını misal getir: Hani onlara elçiler gelmişti.



Yukarıdaki haritada Hatay ilinin merkez ilçesi olan Antakya merkez ilçesinin ve diğer ilçelerin idari sınırları ince yeşil çizgilerle gösterilmiştir. 36 derece 13 dk. kuzey enlemi ile 36 derece 13 dk. doğu boylamının kesiştiği noktanın Antakya merkez ilçe sınırları içinde kaldığı açık bir şekilde görülmektedir.

14
KURAN’DA EVRENSEL BOYUTTAKİ YARATILIŞIN ZAMAN BİRİMİ

Evrenimizin oluşumunu açıklayan bilimsel kaynaklardan bazı alıntılar yaparak konuya girmek daha yerinde olacaktır. Big Bang ya da Büyük Patlama, Evren’in yaklaşık 14 milyar yıl önce çok yoğun ve sıcak bir noktadan meydana geldiğini savunan bir bilimsel teoridir.

•Büyük patlamadan sonra evren radyasyondan yayılan çok sıcak gazla dolmuştur. İlk önce gaz, temel parçacıklardan meydana gelmişti: Önce kuarklar oluştu ve bunlar bir araya gelerek protonları ve nötronları meydana getirdi; daha sonra da elektronlar ortaya çıktı. Büyük patlamadan 300.000 yıl sonra, sıcaklık 3000 °K'ye (2726,85 santigrad) düşünce bu parçacıklar birleştiler ve atomlar oluştu.
http://tr.wikipedia.org/wiki/B%C3%BCy%C3%BCk_Patlama


Bu ilk dakikalardan sonra evren oldukça soğumuştur. Bunun sonucu çekirdeksel kuvvetlerin etkinliği bitiyor. Evrenin o sıradaki bileşimi %75 Hidrojen ve %25 Helyum çekirdeğinden oluşmuş ve sonraki 300.000 yıl boyunca hiçbir değişim meydana gelmemiştir. Bu süre sonunda sıcaklık 3.000 derecenin altına düşünce, elektromanyetik kuvvet sahneye çıkmıştır. Elektronları mevcut çekirdeklerin çevresinde yörüngeye sokularak ilk Hidrojen ve Helyum atomları yaratılıyor. Böylece serbest elektronların ortadan çekilmeye başlaması evreni saydamlaştırmıştır.

•Büyük patlamadan 10 dakika sonra İlk atom çekirdekleri olan Hidrojen ve Helyum çekirdeği oluşur:
 1 proton + 1 Nötron = Hidrojen çekirdeği (Evrenin %75’idir)
 2 Proton + 2 Nötron = Helyum çekirdeği (Evrenin %25’idir)
300.000 yıl boyunca dinlenme dönemi  (sıcaklık 3.000 derecenin altına düşer) Elektromanyetik kuvvetler devreye girer,  elektronlar çekirdeklerin etrafında yörüngeye dizilir ve ilk Hidrojen ve Helyum atomları oluşur. Evren saydamlaştığı için,  Fotonlar serbestçe yayılmaya başlar.  (Kaynak: http://www.historicalsense.com/Archive/Fener7_4.htm)

•Büyük Patlamanın hemen ardından, Evren, atomların oluşabilmesi için fazla sıcaktı. İlk atomlar, Evrenin ortaya çıkışından yaklaşık 300 binyıl sonra meydana gelmeye başladı.  
(Kaynak:http://www.haberbilgi.com/bilim/astronomi/evrende_geri_kazanim.html )

•Bu büyük patlamadan 300,000 yıl sonra yani bundan aşağı yukarı 13,5 milyar yıl önce evrenin ilk görülebilir halinin fotoğrafı çekildi. 1992 yılında NASA’nın COBE uydusunun çektiği bu fotoğrafın astrofizikçilerin hesaplarına tam uyumlu olduğu gözüktü.
http://www.salom.com.tr/news/detail/8427-Einstein-Tanri-zar-atmaz--Tanri
http://www.godandscience.org/apologetics/bigbang.html,
http://lisa.nasa.gov/SCIENCE/echoes.html,
http://www.visionlearning.com/library/module_viewer.php?mid=67
http://science.nasa.gov/astrophysics/big-questions/what-are-the-origin-evolution-and-fate-of-the-universe/  
    

http://www.mmf.selcuk.edu.tr/personel/yeren/yasareren/pdfdosy/jeomuh_giris/Microsoft%20PowerPoint%20-%203-jmg-dunya.pdf

 

http://www.biltek.tubitak.gov.tr/bdergi/509/buyuk_deney_poster.pdf (Bilim Ve Teknik Dergisi-Nisan 2010. 509.sayı poster eki)

Şimdi bu bilgiler ışığında Kur'an-ı Kerim'de Evren’in oluşumuyla ilgili hangi işaretler bulunduğuna geçebiliriz.
 



KURAN’A GÖRE ÖLÇÜ 50 BİN YILDIR
 
İlk atomların ve dolayısıyla maddenin oluşum sürecinde belli bir süre göze çarpmaktadır. Bu süre 300,000 yıldır. Büyük patlamadan 300,000 yıl sonra elektromanyetik kuvvetlerin devreye girmesiyle elektronların çekirdeklerin etrafında yörüngeye dizilerek atomların (maddenin) oluştuğu bu konuyla ilgili benim incelediğim bilimsel kaynakların tümünde vurgulanmıştır. Peki, Kuran’da bu 300.000 yıl ile ilgili ne gibi bir işaret vardır? Bunun açıklamasını yapabilmek için ilk önce şu ayetlere dikkat çekmek gerekir.
 
Gökleri, yeri ve ikisinin arasındakileri “ALTI GÜN”de  yaratan,
sonra Arş'a istiva eden (ona hükmeden) Rahman'dır. Bunu bir bilene sor.

25 ( Furkan) / 59

Melekler ve Ruh (Cebrail), oraya, miktarı (Dünya yılı ile) “ELLİBİN YIL” olan bir günde yükselip çıkar.
70 (Meâric)/ 4
Kuran-ı Kerim'deki toplam yedi ayette evrenin yaratılmasıyla ilgili belli bir süreden söz ediliyor:  Bu süre ''Altı gün''dür. Meâric suresinin 4. ayetinde ise, bize zamanın akışı ile ilgili kozmik bir ölçü veriliyor; 1 gün = 50,000 yıl. Kuran’da Allah katında bir günün insanlar için ''bin yıl'' gibi olduğuna dair ayetler de vardır. Fakat bu ayetlerde zamanın izafiliği ve Allah için zamanın akışının farkını vurgulamak için bizim de günlük dilde kullandığımız ''Binyıl'' gibi genel bir örnekseme kullanılıyor. Ayrıca içinde ''Binyıl''ın geçtiği bu ayetlerde ''sizin saya geldiklerinizden'' ya da ''sizin saymakta olduğunuz yıllardan'' denilerek de özel bir duruma dikkat çekiliyor. Çünkü onların saya geldiği yıllar Kameri takvime göre saydıkları yıllardır.
 
Kuran’ın indirildiği zamanlarda kullanılan Kameri takvime göre bir yılın süresi Miladi takvime göre 11 gün eksiktir ve Miladi takvime göre de farklı zaman dilimlerini ifade eder. Bu durum Miladi takvim dışındaki diğer takvim sistemleri için de geçerlidir. (Çin ve Maya takvimleri gibi) Hatta o zamanlar kullanılan Miladi takvim bile gerçekte tam olarak Dünya’nın Güneş çevresindeki dönüş süresini karşılamaz. Bu yüzden ellibin yılın geçtiği Meâric 4. ayette ise ''sizin saya geldiklerinizden'' sözü ''özellikle'' kullanılmamıştır. Bilimin keşfetmiş olduğu, Evrenin yani maddenin oluşumuyla ilgili hesaplanan süre olan 300.000 yıl,  Ay'ın hareketleri değil, Dünya'nın Güneş çevresindeki dönüş süresi olan birim yıl (1 yıl) olarak alınmıştır. Kuran'daki 50,000 yıllık sürede de zaman dilimi olarak sayıla gelen ve süresi bilinen yıllardan değil, o zamanlar için farazi sayılacak bir sürenin,  yani Dünya'nın Güneş çevresindeki dönüş süresinin esas alındığını görürüz. Kuran’da ‘’gün’’ (yewm) kelimesinin tekil olarak 365 defa geçiyor olması da, ölçü alınan süre olarak Dünya’nın Güneş çevresindeki dönüş süresinin alınmış olduğuna dair kuvvetli bir işarettir. Ellibin yıldan oluşan bir gün için de ''sizin saya geldiklerinizden'' denseydi bu ellibin yıl Miladi Takvime göre daha az veya daha farklı bir zamanı ifade edeceği için 300.000 yıldan çıkarak beklediğimiz sonucu yani 6 günü bulamazdık. Bu açıklama yanlış anlaşılmamalıdır. Çünkü 300 bin yıla ya da 6 gün sonucuna ulaşabilmek için herhangi bir zorlama değil, ayette  ‘’sizin saya geldiklerinizden’’ denmediği içindir.Şimdi basit bir matematik hesabıyla Kuran'da birçok kez bahsi geçen 6 günde yaratmanın sırrını çözebiliriz;


Bugün bazı kaynaklarda evrenin altı günde yaratılmasıyla ilgili olarak, altı gün ile evrenin bugünkü yaşı arasında bağıntı kurularak açıklama yapılmaya çalışılmıştır. Ancak bunun sağlıklı bir yöntem olamayacağı açıktır. Zira evrenin yaşı her an sürekli değişen bir süreyi ifade eder. Kuran’daki altı gün ise Kuran ayetlerinin hiçbir zaman değişmediği ve değişemeyeceği için mutlak sabit olan bir süreyi ifade eder. Diyelim ki altı gün ile her hangi bir formül ya da bağıntı kullanılarak evrenin bugünkü tahmin edilen yaşına ulaştık. Peki,  örneğin bugünden (kıyametin o zamana kadar da kopmadığını varsayarsak)  on milyar yıl sonra aynı formül ile ve aynı kalacak olan altı gün ile evrenin o günkü yaşına da ulaşılabilecek midir? Yoksa o formülde zamana göre sürekli değişiklik mi yapılacaktır?

Kuran meallerinde ve tefsirlerinde özellikle evrenin altı günde yaratılması ve yerkürenin iki günde yaratılmasıyla ilgili olarak, (aynı şey dört günde gıdaların takdir edilmesiyle ilgili olarak da geçerlidir) ayetlerde bu ‘’günler’’ ile bildiğimiz anlamıyla 24 saatten oluşan günlerin kastedilmediği, bu günler ile ‘’altı devir’’ ya da ‘’iki devir’’ kastedildiğine ilişkin açıklamalar yapılıyor. Zaten bu günlerin 24 saatten oluşan günler olamayacağı açıktır. Ancak ‘’devir’’ ile neyin kastedildiği, bu devirlerin her birinin ne zaman başlayıp ne zaman bittiğine ve bu devirlerin her birini diğerlerinden ayıran özellikleri bugün modern bilimin ulaştığı bilgilerle dahi açıklığa kavuşturulamadığı için ‘’muğlâk ‘’olarak kalmaktadır. Bu durum da Kuran’ın anlaşılması yönünden sakınca ve zorluklar ortaya çıkarmaktadır. Tabii ki bu durumdan iyi niyetle ve Kuran’ın insanlar tarafından daha iyi anlaşılabilmesi için çaba harcayan meal ve tefsir yazan ilim adamlarımızı sorumlu tutamayız. Elbette, onlar da ilim adamı vasfıyla bilime, akla ve mantığa daha uygun bir açıklamayı biliyor olsalardı mutlaka bunlara yer verirlerdi.

İşte, bahsettiğimiz açıklamaların temel amacı da budur. Ayetlerin anlamıyla ilgili olarak neye inanılması gerektiği konusunda fikir verebilecek konumda değiliz. Ancak, söz konusu ayetlerin açıklanmasında bu görüş ve bilgilerin de mutlaka değerlendirilmesi gerektiğine inanıyoruz.

NASA'nın kozmik fon radyasyonunu araştırmak üzere uzaya gönderdiği (1989) COBE uydusunun ulaştığı veriler de büyük patlamadan 300.000 yıl sonra ilk ışığın Evrende yayılmaya başladığı yani atomların, dolayısıyla da maddenin bütün yapı taşlarının oluşup atomlara dönüşmeye başladığını doğrulamaktadır. 2001 yılında yine NASA tarafında uzaya gönderilen WMAP uydusu da büyük patlamadan 379,000 yıl sonra Evrenin %4 ünün ve 380000 yıl sonra Evrenin %12 sinin atomlara dönüşmüş olduğunu gösteren veriler alınmıştır. Bu veriler NASA'nın resmi internet sitesinde COBE ve WMAP uydularıyla ilgili bölümlerde yayınlanmaktadır. Bu veriler, Evren’in başlangıcından itibaren 300.000 yıl sonra yani Kuran’daki şekliyle 6 günde maddenin tüm yapı taşlarının, tüm atom altı parçacıklarının oluştuğunu, yani atomların oluşmaya başladığını doğrulamaktadır.

En son bilimsel bulgularda, Evren’in oluşumunda kozmik ses dalgalarının rolü ve bunların 300.000 yıl içinde etkili olabildiği açıklanmaktadır.

Yukarıda anlatılan bilimsel verilere ek olarak, Tübitak’ın (Türkiye Bilimsel Ve Teknik Araştırmalar Kurumu) resmi sitesinde yayınlanan ve 2009 yılına ait, Michigan Üniversitesi yayınları arasında bulunan çalışmalarda da Evren’in ilk 300.000 yılına ait verilerden bahsedilmiştir. (Ayrıca WMAP uydusunun verileri de nazara alınmıştır.)

TUG Cosmology School 2009 Dragan Huterer, University of Michigan
http://obscos_09.tug.tubitak.gov.tr/docs/lec1_TUG_Huterer.pdf

Bu verilerin yanında Nasa’nın resmi sitesinde yayınlanan Beyond Einstein: from the Big Bang to black holes  adlı bölümde 300.000 yıla ait verilerden söz edilmektedir.                 
http://www.universe.nasa.gov/reports_pubs/Beyond-Einstein.pdf

Yine buna ek olarak Kaliforniya Üniversitesi’nin 2010 yılı tarihli New Cosmology başlıklı seminerinden alınan yayınlarında da 300.000 yıldan birçok kez söz edilmektedir.      
http://sdcc3.ucsd.edu/~ir118/MAE192W10/MAE192W10.html
                                                                              
Bu konuyla alakalı en son bilimsel bulgularda Evren’in oluşumunda kozmik ses dalgalarının rolü ve bunların 300.000 yıl içinde etkili olabildiği açıklanmaktadır.

Çoğu kozmologlara göre; Big Bang’den hemen kısa bir süre sonra (belki şişme döneminde) gravitasyonel değişimlerin sebebi, ses dalgalarının hidrojen gazını tetiklemesi sonucudur. Bu dalgalar donmadan önce 300.000 yıl yaşarlar. Limit mesafede hareket eder veya belirli sayıda osilasyon yaparlar.
http://gokbilgi.blogspot.com/2009/01/galaksi-abell-1835-ve-karanlk-enerji.html

Yukarıdaki kaynakta belirtilen bilgiler California Teknoloji Enstitüsü’nün (California Institute of Technology) internet sitesinden alınmıştır. Bu kaynakta aynen şu şekilde açıklama bulunmaktadır.

Alıntı
“Most cosmologists believe that sound waves were induced in the hydrogen gas in response to the gravitational fluctuations set up shortly after the Big Bang (perhaps by the episode of inflation). Since these waves have only 300 000 years to live, they can only move or a limited distance (or oscillate a certain number of times) before freezing out.

This distance is called the "sonic horizon" and sets a fundamental length scale in the early universe. The first and largest peak in the above spectrum corresponds to sound waves that were just starting their first period of compression when the freeze out occurred. (These are very low frequency sound waves!) The succesive peaks correspond to higher frequency waves alternately caught in periods of rarefaction and compression at the time of lastscatter.”    
http://www.pma.caltech.edu/Courses/ph12/papers/WMAP.pdf

Bu kaynakta WMAP uydusunun verileri de değerlendirilirken önce bu uydunun verilerinin alındığı zaman olan Büyük Patlama’dan sonraki 380 bin yıldan bahsedilir, sonra da bugünkü Evren’de bulunan maddenin ilk oluşum sebebinin 300.000 yıl etkisini sürdürebilen kozmik ses dalgaları olduğu üzerinde durulmaktadır. Aşağıda verilen kaynaktaki bilgiler de bu konuda aydınlatıcı olabilir.

Kozmik ses dalgaları: Big Bang’ten hemen sonra ortaya çıkan kozmik ses dalgaları da haritaya entegre edildi. Erken Evren’de fotonlar tarafından emildiği düşünülen bu dalgaların varlığı ilk kez geçen yıl keşfedilmişti. Erken Evren kabul edilen ilk 300 bin yıla ait ‘yankı’ları taşıyan bu kozmik ses dalgalarından, galaksilerin dağılımını anlamada istifade edilecek. İlk 300 bin yıl zarfında evren yoğun ve kızmış bir top şeklindeydi. Erken Evren’de hidrojen atomları iyonize olarak, proton ve elektronlara ayrışıyordu. Bilim insanları kozmik ses dalgalarını da hesaba katarak, astronomik ölçümlerin kesinliğini artırmayı hedefliyor.”
Kaynak: New Scientist 15 May 2006 by Kimm Groshong  
http://www.newscientist.com/article/dn9164-biggest-map-of-universe-reveals-colossal-structures.html
http://thaber.wordpress.com/page/14/

Yeniden Diriliş ve Ses Dalgaları

Yukarıdaki kaynaklarda verilen bilgilerde evrenin ilk yaratılışında, yani Büyük Patlama olayında, kozmik ses dalgalarının rolünden bahsedilmektedir. Bu ses dalgaları bugünkü Evren’in bile şekillenmesinde temel etkenlerden biri olmuştur. Bu konuda daha da ilginç olan nokta, ölümden sonra tekrar dirilişten yani ikinci yaratılıştan bahsedilen ayetlerde de açıkça “ses”ten ve bu çok güçlü sesin etkisiyle yeniden yaratılışın gerçekleşmesinden söz edilmektedir. Aşağıda verilen şu ayetlerde bu durumu tespit edebiliriz.

Bunlar da ancak, bir an gecikmesi olmayan korkunç bir ses beklemektedirler.
38 (Sad)/15

Onlar, birbirleriyle çekişip dururken kendilerini ansızın yakalayacak korkunç bir sesi bekliyorlar.
36 (Yasin)/49

Olan müthiş bir sesten ibarettir. Bunun üzerine onların hepsi hemen huzurumuzda hazır bulunurlar.
36 (Yasin)/53

O (diriltme) korkunç bir sesten ibaret olacak, o anda hemen onların gözleri açılıp etrafa bakacaklar.
37 (Saffat)/19

Seslenenin yakın bir yerden sesleneceği güne kulak ver. O gün insanlar bu sesi gerçekten işiteceklerdir.
İşte bu, çıkış günüdür.

50 (Kaf)/41,42

Tekrar diriliş yani ahiret hayatının başlangıcı ikinci bir Big Bang gibi ses dalgalarının etkisiyle gerçekleşecek bir olay olmalıdır. Çünkü bu kozmik ses dalgaları Evren’in oluşumunu sağlayan ilk enerjiyi evreni aynı zamanda şekillendirecek şekilde Yüce Allah tarafından yaratılmış ve yönlendirilmiş olmalıdır. Yeniden diriliş de yeni bir şekillenmenin sonucunda gerçekleşebilir ve ses dalgaları gibi bir enerjiye muhtaçtır. Bunları takdir edebilecek ve yaratabilecek güç ise yalnızca Yüce Allah’ta bulunmaktadır.


MEARİC 4. AYETTEN NASIL EVRENSEL (KOZMİK) BİR ÖLÇÜ ÇIKARIYORUZ?

Kuran ayetlerinde Evren’in ve Yerkürenin yaratılması ve gıdaların takdir edilmesiyle ilgili olarak verilen “altı gün”, “iki gün” ve “dört gün” olarak bildiğimiz anlamıyla, 24 saatten oluşan günler olmadığı açıktır. Bunlar sembolik günlerdir ancak, süresi ve özellikleri belli olan günleri (devirleri) ifade etmez. Çünkü bugün modern bilimin bu yönde genel kabul görmüş bir bulgusu yoktur. Bu sembolik günlerin neyi ifade ettiğine dair çıkarım yapabileceğimiz Kuran ayetlerinde sadece iki zaman dilimi için ‘’bir güne eşit’’ süreden bahsedilmiştir. Bunlar 50 bin yıl ve bin yıldır. Bunlardan bin yılın neden ölçü olamayacağını yukarıda açıklamaya çalıştık. Yüce Allah’ın “sizin saya geldiğiniz yıllardan” diyerek 1000 yılın zamanın izafiliğini açıklamak için kullanılmış olabileceği ortadadır. Geriye akla ve mantığa uygun olan Meâric suresinin 4. ayetindeki “50 bin yıl “ kalıyor. Ayrıca ayette doğrudan sadece 50 bin yılda ulaşır denmiyor,   “miktarı” 50 bin yıl olan bir gün’’den bahsediyor. Yani burada bahsi geçen ‘’bir gün’’ öyle bir gün ki, miktar olarak 50 bin yıldan oluşuyor. Ayrıca bu surede meleklerin, Evren’in katlarını geçip Yüce Allah’ın katına ulaşabilmesinden bahsederek, uzun süreli evrensel bir olay ve hareketin kozmik (evrensel) bir ölçü olduğu izlenimini veriyor. Ayrıca bin yılın geçtiği tüm ayetlerde ‘’sizin saya geldiklerinizden ‘’dendiği halde, 50 bin yıl için sadece ‘’yıl’’dan bahsedilerek aradaki fark vurgulanmıştır.




EVRENİN 6 GÜNDE YARATILMASI
   
Bakara suresi (2:29)

O ki, yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı. Sonra (kendine has bir şekilde) semaya yöneldi, onu yedi kat olarak yaratıp düzenledi (tanzim etti). O, her şeyi hakkıyla bilendir.

Bu ayette ''Yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı'' cümlesindeki  ''yaratma'' sözcüğü, Evren’in altı günde yaratılması, yani evreni oluşturan tüm maddenin yapıtaşlarının (atomaltı parçacıkların) Büyük Patlamadan itibaren 300.000 yıl içinde ve Meâric 4. ayet bağlamında 50 bin yıldan oluşan 6 günde yaratılmasına atıf olarak değerlendirilmelidir. Çünkü ayette Yerküre'nin değil, ''yerde gördüğümüz her şeyin'' yaratılmasından bahsediliyor. Doğaldır ki, yerde bulunan her şey de bu altı günde yaratılan maddenin içine dahildir. Ayetin devamında da göğe yönelip göklerin yedi kat olarak düzenlendiğinden bahsediliyor.

Nâziât suresi

(79:27) Sizi yaratmak mı daha güç, yoksa gökyüzünü yaratmak mı? ki onu Allah bina etti,
(79:28) Onu yükseltti, düzene koydu,
(79:29) Gecesini kararttı, gündüzünü ağarttı.
(79:30) Ondan sonra da yerküreyi döşedi,
(79:31) Yerden suyunu ve otlağını çıkardı,
(79:32) Dağları sağlam bir şekilde yerleştirdi.

Bu ayetlerdeki göğün yaratılması ve bina edilerek yükseltilmesi, Evren’in Büyük Patlamadan itibaren genişlemeye başlamasını tasvir etmektedir. Evren’in genişlemesiyle gök bina edilmiş ve yükseltilmiştir. Daha sonraki ayette gecesinin karartılması ve gündüzünün ağartılması ise, Büyük Patlamadan itibaren 300.000 yıl sonrasında, Evren’de serbest dolaşan elektronların elektro manyetik kuvvetlerin devreye girmesiyle atom çekirdeği etrafındaki yörüngelere dizilmesi ve bu sayede ışığı yayan fotonların serbestçe Evren’de yayılmaları sayesinde Evren’in saydamlaşması olmalıdır. Evren saydamlaşınca, yani ışığı geçirgen bir hale gelince ancak ışık ve karanlık ortaya çıkmıştır.



NAZİAT: 27-32 VE İSRA: 12 AYETLERİNDE GEÇEN KARANLIĞIN VE AYDINLIĞIN YARATILMASI

Yukarıdaki paragrafta verilen bilgilerin yanında, bu ayetlerdeki anlatımları çok daha iyi açıklayan bazı bilimsel bulgulardan bahsetmek gerekir:

“NASA’nın teleskopları Swift uydusunun nisan ayında tespit ettiği 13,7 milyar ışık yılı öteden gelen 10 sn. büyük patlama görüntüsüne odaklandı: Karanlık çağ çok yakında aydınlanabilir.
13 milyar ışık yılı önce meydana gelen gama ışını patlaması, evren haritasındaki karanlık bir bölgenin keşfedilmesi konusunda ipuçları veriyor. Evreni oluşturduğu düşünülen Büyük Patlama 13,7 milyar yıl önce gerçekleşti. Bunu bir “kozmik karanlık çağ” izledi.
....
Karanlık çağ denen dönemin 900 milyon yıl sürdüğü tahmin ediliyor. İlk yıldızların ve galaksilerin oluşumu ise bu karanlık çağın sona ermesiyle başlıyor.”
http://www.teknolojide.com/haber/uzay.aspx

“Astronomlar, uzay teleskopu Hubble sayesinde, evrenin karanlık döneminin sonlarını gözlemlemeyi başardılar. Bu dönem, Büyük Patlama’dan sonraki 1 milyar yıllık dönemi kapsıyor.
Bilim dünyasında genel kabul gören kurama göre, Büyük Patlama’dan sonra evren genişleyerek soğumaya başladı ve Büyük Patlama’dan 300 bin yıl sonra karanlık döneme girildi. Bu dönemde yıldız ve galaksiler oluştu. 1 milyar yıl sonunda da evren, yıldız ve galaksilerin yaymaya başladıkları ışıklarla süslenmeye başladı.”
Hubble 13 milyar yıl öncesini gördü
{Anadolu Ajansı}
10 Ocak 2003
http://forum.ufonet.be/viewtopic.php?f=27&t=8555
http://www.nasa.gov/vision/universe/starsgalaxies/hubble_UDF.html

İsra Suresi 12. Biz, geceyi ve gündüzü iki ayet yaptık; sonra gecenin ayetini silip gündüzün ayetini gösterici yaptık ki, Rabbinizden bir lütuf isteyesiniz, yılların sayısını ve hesabı bilesiniz. Biz her şeyi ayrıntılı bir biçimde açıkladık.

Görüleceği üzere, Büyük Patlama ile birlikte madde ve enerjinin yaratılmasından sonra, 900 milyon-1 milyar yıl gibi bir süre evren hiçbir ışığın bulunmadığı karanlık bir döneme girmiştir. Bundan önce 300 bin yıl zarfında ışığın yayılmasını sağlayan fotonlar yaratılmış fakat bu fotonların harekete geçmesini sağlayacak olan reaksiyonlar, bahsedilen karanlık dönem boyunca olmamıştır. Diğer bir deyişle evrenin yaratılmasını sağlayan enerji maddeye dönüşmüş, daha sonra bu maddenin enerjiye dönüşümü -ki ışık da bir enerjidir- bu karanlık dönem boyunca gerçekleşmemiştir. Bunun sonucunda Naziat ve İsra surelerinin bahsedilen ayetlerinde geçen ve evrende önce karanlığın var olduğu ve sonrasında aydınlığın yaratıldığına dair anlatım ve ifadelerin mucizevî bir şekilde, ne kadar doğru olduğuna ve çok önemli fakat çok az bilinen bazı bilimsel gerçeklikleri yansıttığına da tanık oluyoruz.

Dikkat edilirse ayetlerde Yerküre'nin değil, göklerin yaratılmasından bahsedilirken gecesinin karartılmasından ve ışığın çıkartılmasından söz ediliyor. Eğer Yerkürenin gecesinin karartılması ve gündüzünün ağartılmasından bahsedilseydi, o zaman diliminde doğal olarak Güneşin de var olması gerektiğini düşünebilirdik. Fakat Büyük Patlamanın ilk 300.000 yılında henüz Güneş’in var olamayacağı açıktır.

Bakara Suresi 29. ayet, Naziat Suresi 27-32 ve İsra Suresi 12. ayetler ile ilgili olarak yukarıda belirttiğim açıklamalar göz önüne alınmadan, yerin ve göklerin yaratılmasındaki sıra yani öncelik sonralık ilişkisi yönünden bir çelişki olduğu iddiaları ileri sürülebilmektedir. Bakara Suresi 29. ayette önce yerin yaratıldığı, Naziat Suresindeki ayetlerde ise önce göklerin yaratıldığının belirtildiği ileri sürülüyor. Fakat modern bilimin ışığında yukarıda yaptığım açıklamalar göz önüne alındığında ve mantıklı bir şekilde düşünüldüğünde hiçbir çelişkili durumun söz konusu olmadığını anlayabiliriz.



YERKÜRENİN 2 GÜNDE YARATILMASI


Göklerin Düzenlenmesi, Karanlık Madde

Kuran’da kozmik bir ölçü olarak “1 Gün = 50,000 yıl” süresinin bir kanıtı daha vardır. Astronomi ile ilgili bir kaynakta aynen şöyle bir bölüm vardır.
Güneş sisteminin oluşumu şu basamaklardan oluşmaktadır: Yıldızlararası gaz ve/veya tozdan oluşan bir bulut kendi çekimsel gücü sonucunda içeriye doğru büzülmeye başlıyor. Bu büzülmeyi başlatan olay bu bulutun yakınında meydana gelen bir Süpernova patlaması sonucu ortaya çıkan şok dalgaları ile gerçekleşebilir. Bulut çökmeye başladıktan sonra bulut ısınır ve merkezi bölgeye basınç uygular. Tozun buharlaşmasını sağlayacak kadar bir ısınma meydana gelebilir. Bu ilk büzülme evresinin ''100,000 yıl'' kadar süreceği düşünülmektedir''

Bu bilgiler ışığında bir de Kuran’daki şu ayetlere bakalım:

De ki: Gerçekten siz, ''yeri iki günde yaratanı'' inkâr edip O'na ortaklar mı koşuyorsunuz? O, âlemlerin Rabbidir.
41(Fussilet)/ 9  

Sonra duman halinde bulunan göğe yöneldi. Ona ve yerküreye: İsteyerek veya istemeyerek buyruğuma gelin dedi. Her ikisi de: İsteyerek geldik dediler.
41(Fussilet)/11                                                                                                                                                                                                                                                                                    

Böylece Allah onları ''iki günde'' yedi gök olmak üzere ''yerine koydu''. Her göğe kendi işini bildirdi. Biz en yakın göğü kandillerle süsledik ve koruduk. İşte bu çok güçlü ve her şeyi bilen Allah'ın takdiridir.
41(Fussilet)/12                                                                                                                                                                                                                                                                                    

Görüldüğü gibi bilimsel kaynakta yıldızlararası “gaz ve/veya tozdan oluşan bulut'' şeklinde tanımlanan şey, ayette ''duman halinde bulunan gök” olarak tasvir edilmiştir. Daha önce saydamlaşmış halde bulunan Evren’de daha sonra bazı yerlerde yoğunlaşma olarak Güneş sistemi gibi yıldız sistemlerini oluşturacak olan gaz ve toz bulutları oluşmuştur. Sonra bu gaz ve toz bulutları büzülerek güneş sisteminin ilk şekillerini oluşturmuştur. Bu büzülmeler yerin ve yedi kat göğün ayette belirtildiği gibi ''yerine konduğu'', uzayda yerlerinin belirlenerek oluştuğu durumu ifade etmektedir. Uzayda asılı duran toz bulutlarından yıldızlar ve gezegenler gibi gökcisimleri oluşmuştur. Daha uzayda Yerküre diye bir şey yok iken, bu olay sonucunda yeryuvarlağı kendini göstermekte ve bir gökcismi halini almaktadır. Dikkati çekmesi gereken asıl şey, ayette iki gün olarak belirtilen sürenin, bilimsel kaynaklarda büzülmenin oluştuğu süreç için 100,000 yıl olarak verilmesidir.

Sonuç olarak;  2 gün x 50,000 yıl=100,000 yıl süresini vermekte ve Fussilet suresi 9. ayette de Yerküre’nin  “iki günde'' yaratıldığı bilgisiyle birebir uyuşmaktadır.

Başka bir kaynakta ise, “5-6 milyar yıl önce yıldızlar arası toz bulutlarından oluşan Dünya, oluşumunun ilk evrelerinde gevşek bir yapı göstermiştir. Dünya’nın büyüklüğü bugünkünden daha fazla idi... Artan yoğunlukla bu büyük küre gittikçe büzülmeye ve küçülmeye başladı... Büyüyen basınç ile kütle konglomeraları halinde bulunan radyoaktif elementler parçalandı ve sıcaklık yükseldi... Bu ısınma iç tarafın akıcı bir hal almasına ve maddelerin ağırlıklarına göre içten dışa doğru dizilmesine neden oldu. Böylece nikel ve demir gibi ağır metaller merkeze, hafif metaller ve bileşikler ise kabuk şeklinde dışa yığıldı...  (100 bin yıl sürdüğü düşünülüyor.)”
http://www.msxlabs.org/forum/soru-cevap/252905-dunya-ve-insanlar-nasil-olusmustur.html
http://www.bilimfeneri.gen.tr/phpBB2/viewtopic.php?p=11875

Hem Güneş sistemi hem Yerkürenin oluşumu için aynı süre olan 100,000 yıl tahmin ediliyor. Tabi tüm bunların aynı anda yaratıldığı anlamına gelmiyor. Oluşma sürelerinin aynı süreye denk geldiği anlaşılmalıdır.

Diğer bir bilimsel kaynakta ise şöyle bir bölüm vardır:  Yer’in oluşumu ile Samanyolu’nun oluşumu aynı esaslara ve büyük bir ihtimalle aynı zaman dilimine rastlanmaktadır. Bu konudaki ilk teori ünlü Fransız gök bilimci Laplace (1749-1827) tarafından 1796 yılında ileri sürülmüştür.
(Nebula kuramı;http://www.bilgipasaji.com/forum/c-d-455/68288-dunyanin-olusumu.html)

Güneş sistemi gibi gökcisimlerinin gaz ve toz bulutundan yoğunlaşıp büzülerek oluştuğu 2 gün x 50,000 yıl =100,000 yıl süresi, Dünyamızın da Güneş sistemine dahil bir gökcismi olduğunu düşünürsek, ikisi içinde aynı sürenin verilmesi de aynı şekilde mucizevî bir durumdur. Kaynakta büzülmeyi başlatan olaya Süpernova patlamasının şok dalgaları gösteriliyor. Fakat bu Süpernovalar, oluşumdan önceki durumu açıklayamaz. Mutlaka bir yerde Allah'ın kudretinin ve bildiriminin devreye girdiğini gösterir. Meâric 4. ayetin sonunda ''bunu bir bilene sor'' denilerek 50,000 yıl ile ilgili bu mucizevî sırrın anlaşılabilmesi için çok özel bilgilere sahip olunması, yani Evren’in ilk anından itibaren 300,000 yıl sonrasıyla ilgili bilgilere ulaşılabilmesi gerektiğine işaret edilmiştir.  Sonuç olarak,  Kuran'da hem Yerküre’nin hem de Göklerin (Güneş sistemi dâhil) oluşum süreci için 50,000 yıldan oluşan iki günün belirtilmesi; Kuran ayetlerinin ve bilimin hem Yerküre hem de Güneş sisteminin oluşması için 100,000 yılı vermesi, mucizeyi açıkça ortaya koymaktadır. Yani hem yıldızların hem de gezegenlerin ilk şekillerini alması süreci için Kuran'daki süreyle aynı süre verilmiştir. Bu konuyla ilgili en güncel bilgileri içeren kaynaklarda da hem Güneş ve yıldızların hem de Yerküre’nin bir gökcismi olarak ilk şekillerini almasında (incelediğinde göreceği üzere) hep aynı süre (100,000 yıl) verilmiştir.
http://www.solstation.com/stars/sol-sum.htm
http://en.wikipedia.org/wiki/Formation_and_evolution_of_the_Solar_System
http://stardate.org/resources/ssguide/planet_form.html  http://en.wikipedia.org/wiki/Nebular_hypothesis

Bu konuda üzerinde durulması gereken bir olaya daha dikkat çekilmesi gerekir. Altı günde yaratmanın geçtiği hiçbir ayette yıldızlar, Dünya ve Ay’dan bahsedilse bile, bunlar altı günde yaratmanın içine dâhil edilmez. Hep ''yer ve gökler ile bu ikisi arasındakiler'' şeklinde genel olarak maddeyi tasvir edecek şekilde bir tarif yapılır. Çünkü bu 300,000 yıllık süreç içinde henüz yıldız, galaksi ve gezegen gibi gök cisimleri oluşmamıştır. Bunların temel yapı taşları olan atomlar yani henüz şekil almamış olan madde oluşmaya başlamıştır. Zaten altı günde yaratmanın geçtiği ayetlerin birinde örneğin yıldızların ya da dünyanın bu altı günde yaratıldığından bahsetseydi bu bir çelişki oluştururdu. Yer ve gökler ve ikisi arasındakiler sözüyle genel olarak maddenin tümünü kapsayan, yani yerde ve gökte gördüğümüz bütün maddelerin temel yapı taşı olan atomların yaratıldığı kastedilerek böyle bir tanımlama yapılmıştır. Yaratılan bu ilk evredeki hidrojen ve helyum atomları, daha sonra oluşacak olan yıldızlardaki çok yüksek sıcaklıklarda oluşan reaksiyonlar sonucundaki diğer elementlerini oluşturacaktır. Hatta burada ''ikisi arasındakiler'' sözüyle, astrofizikçilerin ''karanlık madde'' olarak tanımladıkları, galaksileri oluşturan yıldızların uzaya dağılmalarını önlediği iddia edilen madde benzeri varlığın da kastedildiği düşünülebilir. Milyarlarca yıldızdan oluşan galaksiler çok büyük hızla sarmal bir şekilde dönerler. Bunun oluşturduğu merkez kaç kuvveti, galaksiyi oluşturan yıldızların toplam kütlesinden çok daha fazladır. Bu yüzden gök bilimciler galaksilerin uzaya dağılmalarını önleyen, bilinen maddenin dışında madde benzeri bir varlığın olması gerektiğini savunuyorlar. Bu varlığı da kesin olarak tanımlayamadıkları için ''karanlık madde'' olarak isimlendirirler. Henüz galaksiler yoktur ama karanlık madde vardır. Tam olarak madde özelliği gösteremedikleri için ''arada kalan'' bir formdur. (madenim başka bir halidir.) Aynı zamanda bu daha sonra tüm gökcisimlerinin arasındaki boşlukları da dolduracağı için ''yer ve gökler arasındakiler'' şeklindeki tasvirin tam yerinde kullanıldığını gösterir. Fussilet suresinin 12. ayetinde “En yakın göğü kandillerle süsledik ve onu koruduk'' derken,  en yakın gök olarak, yıldızlarını görebildiğimiz Samanyolu galaksimiz ve bunun yanında ileriki bölümlerde bahsedilecek olan Gould Kuşağı gibi oluşumlar; onun uzaya dağılıp yok olmasını önleyen ve koruyan olarak da az önce sözü edilen karanlık madde,  yani ''yer ve gökler arasındakiler'' kastediliyor olmalıdır.

Büyük Patlamadan Sonraki Homojenlik:

Evren’in oluşumunu açıklayan Büyük Patlama (Big Bang) teorisinin en önemli kanıtı olan ve büyük patlamadan bugüne kadar geldiği savunulan ''kozmik fon radyasyonu'' denen bir olay keşfedilmişti. Bu keşiften bahseden bir kaynakta şöyle bir yorum vardır.

''Fakat bu keşif ortaya çözülmesi gereken bir de bilmece çıkardı. Fon radyasyonu, büyük patlamadan 300.000 yıl sonra gazın son derece homojen olduğunu göstermektedir. Gazın içinde büyük topaklar ve delikler olsaydı, bunlar radyasyonun gökyüzündeki dağılımında sıcak ve soğuk bölgeler olarak gözükecekti. Öte yandan bugün çok topaklıdır. Kümeler, ince uzun gruplar halinde toplanan galaksiler ve bunların aralarında boşluklar vardı. Bu büyük yapılar, orijinal gazın içindeki topaklardan çıkmış olması gerekmektedir. Tıpkı sütün topaklanarak peynire dönüşmesi gibi''
http://tr.wikipedia.org/wiki/B%C3%BCy%C3%BCk_Patlama

Yukarıdaki paragrafta, daha sonra oluşacak olan galaksilerin ön şekilleri olan topaklanmaların sıcak gazın içinde var olmaları gerektiğine fakat 300,000 bin yıllık süreç içinde son derece homojen bir yapıda olduğu ve bunun sebebinin anlaşılamadığına dikkat çekiliyor. Sanki sonradan belirli bir müdahale olmuş gibidir. Burada Kuran’daki şu ayet akla geliyor.
 
"Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra da işleri yerli yerince idare ederek arşa istiva eden Allah'tır.''
10 (Yunus)/3

Ayrıca Bakara suresi 29. ayette “Sonra (kendine has bir şekilde) semaya yöneldi, onu yedi kat olarak yaratıp düzenledi” ve Fussilet suresi 11.  ayette ‘’Sonra duman halinde olan göğe yöneldi’’ sözleri de Yüce Allah’ın yaratma iradesini göklere yönelttiğine, yani yeni bir yaratış için ona yeni bir düzen ve şekil verdiğine birer işaret oluşturmaktadır. Homojen bir plazma ya da gaz birikimi olarak tasvir edilebilecek olan Evren, sonradan O’nun yaratma iradesinin verdiği enerjiyle bugünkü galaksiler ve yıldızlar oluşmuştur.



4 GÜNDE GIDALARIN TAKDİRİ

Kuran’da sembolik olarak söz edilen bir günün ellibin yıla eşit olduğuna ilişkin olarak ilginç bulabileceğimiz bir bilgiye bakalım:

Uzayda Şeker
  
Bilim adamları yıldızlar arası bir moleküler bulutta sofra şekerinin moleküler kuzeni olan glikol aldehit’i keşfettiler.

Karbon, oksijen ve azottan oluşmuş, sekiz atomlu bir molekül olan glikol aldehit, diğer moleküllerle birleşerek riboz ve glikoz gibi daha karmaşık şekerleri oluşturabilir. Riboz, RNA ve DNA gibi nükleik asitlerin temel yapıtaşıdır. Glikoz ise en basit şeker monomerlerinden biridir. Glikol aldehit, metil format ve asetik asitle aynı atomları içerir fakat değişik diziliştedir. Metil format ve asetik asit de daha önce yıldızlar arası toz bulutlarında bulunmuşlardı. Bilim adamlarına göre glikol aldehit basitçe sofra şekerinin moleküler kuzenidir.

Şeker molekülü, galaksimizin merkezine yakın, bizden 26 000 ışık yılı uzakta (bir ışık yılı ışığın bir yılda katettiği yoldur ve yaklaşık olarak 36 trilyon kilometreye eşittir) çok büyük boyutlardaki gaz ve toz bulutunda tespit edildi. Bu toz bulutları- ki çoğu zaman birkaç ışık yılı büyüklüğündedirler- yeni yıldızların oluşumu için temel madde kaynaklarıdır. Fakat Dünya’ ya kıyasla çok daha seyrek olan bu bulutlar,  milyonlarca yıl süren karmaşık kimyasal reaksiyonların meydana geldiği bölgelerdir. Bu tür bulutlarda şimdiye kadar 120’ ye yakın farklı molekül keşfedildi. Bu moleküllerin çoğunluğu küçük sayıda atom içerirler.
http://www.istanbul.edu.tr/fen/astronomy/news.php?newsid=88

Basit bir şeker (veya monosakkarit) olan glikoz yaşam için en önemli karbonhidratlardan biridir. Hücreler onu bir enerji kaynağı ve metabolik reaksiyonlarda bir ara ürün olarak kullanırlar. Glikoz fotosentezin ana ürünlerinden biridir ve hücresel solunum onunla başlar.
Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Glikoz

Yukarıdaki alıntıda, yıldızlararası molekül bulutlarında canlılar için en temel gıda olan şeker türevlerinden biri olan Glikol aldehit bulunduğunun keşfinden ve şimdiye kadar 120’ye yakın molekülün bu bulutlarda var olduğunun bilindiğinden söz ediliyor. Bu moleküller canlıların temel yapı taşlarını oluşturan ya da gıda maddelerinin temelini oluşturan moleküllerdir.


Başka bir kaynakta ise…

‘’Dev hidrojen gazı bulutları Dünya çevresine gelirse, kitlesel yok oluşlara ve 200 milyon yıl sürebilecek kartopu buzlanmalarına yol açabilecektir. Dünya için bir başka tehlike ise, Samanyolu’nun sarmal kollarında kümelenmiş yoğun hidrojen gazı bulutlarıdır. Colorado Üniversitesinden Alex Pavlov ve meslektaşları dev moleküler bulut adıyla bilinen bu tür bir bulutla karşılaşmanın kitlesel yok oluşlara yol açabileceğine, bu durumda kartopu buzlanmasının bile söz konusu olabileceğine inanıyorlar. Atmosferik bir iklim modelinden yola çıkan Pavlov ve arkadaşları en yoğun bulutların Dünya atmosferini tozla doldurabilecek güçte olduğunu, güneş ışığını engelleyerek gezegeni bir buzul çağına sürükleyebileceğini ortaya koydular. Atmosfer genelde güneş rüzgârlarının yarattığı baskıyla kozmik tozlardan korunur. Ancak Pavlov yoğunluğu yüksek bir bulutun bu rüzgârın etkisini yok edebileceğine ve gezegenimizin böylesi bir bulutun içinden geçmesi için gerekli olan 200,000 yıllık süre boyunca iklimin hızla soğuyacağına inanıyor.
http://ansiklopedi.bibilgi.com/uzaydan-gelecek-%C3%B6nemli-5-tehlike
http://lists.paleopsych.org/pipermail/paleopsych/2006-April/005104.html

Gelişmiş Uzay Bilimleri Merkezinden John Lindsay aydan alınan toprak örneklerinin Dünyanın moleküler bulutlar arasından geçtiği görüşünü desteklediğine inanıyor.  
http://www.tumgazeteler.com/?a=1226035

İlk başlarda dünyanın hidrojen, su buharı, amonyak, metan ve hidrojen sülfitten oluştuğu düşünülmektedir. Laboratuarda böyle bir gaz karışımına dışarıdan enerji verildiğinde bir süre sonra kahverengi bir bulamaç elde edilmektedir.
http://www.historicalsense.com/Archive/Fener73_3.htm

Yukarıdaki alıntıda ise Pavlov adlı gökbilimcinin Dünya’nın geçirdiği buzul çağlarını araştırırken, bu soğumaların, Dünya’nın Samanyolu galaksisinin sarmal kollarının arasında bulunan dev molekül bulutunun içinden geçmesi bu geçiş sırasında atmosferin tozla dolup güneş ışığını geçirememesinden kaynaklandığını belirtmektedir.  Dünya’da başlangıçta hidrojen, su buharı, amonyak, metan ve hidrojen sülfit molekülleri vardı. Sadece bunlardan canlılığın çeşitlenmesi ve gıda maddelerinin oluşabilmesi mümkün görünmüyor. Sonuç olarak dünyamız bu bahsi geçen dev molekül bulutunun içinden geçmiş ve bugün Dünya’daki gıda maddelerini oluşturan moleküllerin çok büyük bir bölümünü bu buluttan almıştır. Dünya kendi çevresinde dönerek bu gıda denizi diyebileceğimiz bulutun içinden geçtiği için, her tarafına eşit olarak dağılmıştır. Ayrıca bu moleküller donduğu için bir çeşit dondurulmuş gıda özelliğini aldığını da söyleyebiliriz.
Burada asıl dikkati çeken konu, bu dev molekül bulutundan geçişin  "200,000 yıl" sürmesidir. Fussilet suresinin 10. ayetinde: “O, yeryüzüne sabit dağlar yerleştirdi. Orada bereketler yarattı ve orada tam ‘dört günde’ isteyenler için fark gözetmeden gıdalar takdir etti’’
Tahmin edileceği üzere 4 gün x 50,000 yıl=200,000 yıl

Bu ne büyük tesadüf değil mi? Ama mucizevî anlatımlar bununla da bitmiyor. Bir de şu bilgiye bakabiliriz.
Dünya genellikle kozmik ışınlardan manyetik alanı sayesinde korunuyor. Ancak manyetik alanın çok daha güçsüz olduğu tersinme dönemiyle bulutun geçtiği dönemin çakışması durumunda kozmik ışınlar içeriye akabilir. Pavlov manyetik alanda her 200,000 yılda bir tersinme olduğuna ve bulutla çarpışması sonucunda yaşanan etkinin bir milyon yıl kadar sürdüğüne dikkat çekmekte ve bu mantıktan yola çıkarak çoğu çarpışmaların en az bir tersinme dönemine denk düştüğü sonucuna varmaktadır.
http://www.bibilgi.com/uzaydan-gelecek-%C3%B6nemli-5-tehlike
http://www.newscientist.com/article/mg18024252.200-our-magnetic-shield-is-growing-weaker.html

Dünya’nın moleküler bulutun içinden geçmesi için gerekli olan 200,000 yıllık sürenin yanı sıra, Yerküre’nin manyetik kutuplarında her 200,000 yılda bir tersinme oluşur. (Kuzey manyetik kutbuyla güney manyetik kutbunun yer değiştirmesi)

Kozmik ışınlar ancak, manyetik alanın daha güçsüz olduğu tersinme dönemiyle molekül bulutundan geçilen dönemin çakışması durumunda içeriye, yani yerküreye akabileceği üzerinde duruluyor. Tabi burada kozmik ışınlar söz konusudur. Ancak, kozmik moleküllerin de (bunlar gıdaların hammaddesini oluşturan moleküllerdir) yerküreye akışı için manyetik kalkan görevi gören manyetik alanın zayıflamış olması gerekir. İşte bu yüzden yerkürenin molekül bulutuna girişiyle, Dünya’nın manyetik alanındaki tersinmenin aynı ana denk gelip çakışması gerekir. Yüce Allah’ın Kuran’da (41:10) neden tam “dört günde’’ denilerek zamanlamayı vurgulamış olabileceğini tahmin ettiniz değil mi?

Dört günde gıdaların takdir edilmesi, yani 200,000 yılda molekül bulutunun içinden Dünya’nın geçmesi ile birlikte canlılığın çeşitlenmesi, miktarı ve aynı zamanda bu canlıların beslenebileceği gıdaların çeşitliliği ve miktarının artması için yeterli bir molekül zenginliği oluşmuştur. Bu zenginlik biyoloji ve jeoloji biliminde 545 milyon yıl önce olduğu kabul edilen 'kambriyen patlaması' denilen olayın sebebini oluşturmuş olabilir. Kambriyen patlaması bitki ve hayvan çeşitlerinin ani ve hızlı bir şekilde ortaya çıkması sonucunu doğurmuştur. Bugünkü haliyle ve bileşimleriyle atmosferin oluşması da çok büyük ihtimalle bu molekül bulutundan geçiş olayı ile gerçekleşebilmiş olmalıdır. Ayrıca yukarıda bu konuyla ilgili bahsi geçen kaynakta, Yerküre’nin yaklaşık olarak 250 milyon yılda bir böylesi bir molekül bulutunun içinden geçmiş olabileceği belirtilmiştir.

"Orta derecede yoğun bir buluta çarpma olasılığının ise çok daha yüksek olduğu, 250 milyon yılda bir muhtemelen sekiz kadar buluta çarptığımız belirtiliyor."
http://arama.hurriyet.com.tr/arsivnews.aspx?id=3667452

Yaklaşık 545 milyon yıl önce olarak ifade edilen zamanla, (her iki süre de yaklaşık süreleri ifade ettiği için) tersinme döneminin denk gelmesi kuvvetle muhtemeldir. Yüce Allah önce molekül zenginliğini sağlayarak canlıların temel yapı taşlarını ve gıdalarını takdir etmiş, sonra da onların devamlılığını sağlayacak şekilde bitki ve hayvanları diğer canlı türlerini yaratmıştır. Ayrıca Kuran-ı Kerim'de Mü'min suresi 13. ayetinde "size ayetlerini gösteren, sizin için gökten rızık indiren O'dur. Allah'a yönelenden başkası ibret almaz.". beyanının gerçek anlamına da ulaşmış olabilmekteyiz. Zira rızık kavramı yağmur ve güneş ışığından daha geniş bir kavramı ifade eder. Ayetin hemen başındaki "size ayetlerini gösteren (yani varlığının delillerini gösteren)" sözü de kanaatimizce bunu tam olarak desteklemektedir.



15
                
NEML SURESİ - HİMALAYALAR

Sen dağları görürsün de, onları yerinde durur sanırsın. Oysa onlar bulutların yürümesi gibi yürümektedirler. (Bu,) her şeyi sapasağlam yapan Allah'ın sanatıdır. Şüphesiz ki O, yaptıklarınızdan tamamıyla haberdardır.
27 (Neml)/ 88

Bu ayetteki “dağların bulutların yürümesi gibi yürümeleri” olayı, Kuran’da Dünya’nın hareket etmesi konusunda zaten bilinen ve en açık mucizelerinden biridir. Dünya’nın özellikle kendi ekseni etrafındaki dönüşüyle dağların da bulutlar gibi yürümesi olayı gerçekleşmektedir. Bu durum ancak Dünya’nın dönüşünün ve uzaydan bu olayın görüntüsünün bilinmesiyle ayetteki anlatım daha iyi anlaşılacaktır. Dünya üzerinde, dağların uzaydan bulutlar gibi hareket eder şekilde görünmesine en belirgin örnek oluşturabilecek dağ zinciri Himalayalardır.

Himalaya Dağları, Dünya’nın en büyük ve en yüksek sıradağlarıdır. Asya'nın orta güney kısmında, doğu batı doğrultusunda uzanır. Dünyanın en yüksek zirvesi Everest'i (8850 m.) içine alır.
http://tr.wikipedia.org/wiki/Himalaya_Da%C4%9Flar%C4%B1

Bu dağlar, yaz-kış tüm yıl boyunca, kar ve buzullarla kaplı olduğu için uzaydan çekilen fotoğraflarda beyaz bulutlara benzer bir görüntü arz etmektedirler.



Yukarıdaki resimde de görülebildiği gibi Himalayaların büyük bölümünde bulunan kar ve buz tabakası resmin sağ alt kısmındaki gerçek bulutlara benzer bir görüntü oluşturmaktadır. Aşağıdaki diğer resimlerde de bu dağların uzaydan çekilen görüntüleri beyaz bulutlara benzer bir manzara arz etmektedir.
Bu görüntüler, ayette neden dağların hareketinin bulutlara benzetildiğini açıklamaktadır. Bu da, Kuran’ın bir başka mucizesini ortaya koymaktadır. Ancak bu açıklamaların yanında bilinmeyen başka ilginç bir durum daha vardır. Bahsi geçen ayet 27. sure olan Neml Suresinin 88. ayetidir. Enlem ve boylam bağıntılarıyla ilgili olarak diğer sure ve ayetlerde bu konuda da enlem-boylam bağıntısı kuracak olursak 27. kuzey paraleli ile 88. doğu meridyeninin birleştiği nokta Himalaya Dağları üzerine isabet etmektedir.
 

Bu konuda yukarıda anlatılanlar kadar ilginç ve dikkat çekici bir özellik daha vardır. Himalaya Dağları üzerine düşen paralel ve meridyen kesişim noktalarından neden diğer herhangi bir noktanın değil de 27. kuzey paraleli ile 88. doğu meridyeninin kesişim noktasının esas alındığı sorusu akla gelebilir. Önce 27. kuzey paralelinin esas alınma hikmetini incelediğimizde bu paralelin Himalaya Dağlarının en güney ucundan geçen paralel olduğunu görürüz. Örneğin 28. paralel de bu dağlar üzerindedir fakat en güney ucuna denk gelen paralel değildir. 26. paralel de daha güneydedir, ancak Himalaya Dağları üzerine denk gelmez.
88. doğu meridyeninin esas alınma hikmetini incelersek, 88. doğu meridyeni Himalaya Dağları üzerinden geçen meridyenler içerisinde bu dağlar üzerinden geçtiği kısımların en güney noktası, diğer meridyenlerin geçtiği kısımlara isabet eden en güney noktalarından daha güneydedir.

Neden bu dağların en güney uçlarının esas alınmış olabileceğine ise şöyle bir açıklama getirilebilir. Bilindiği üzere ve aşağıda verilen haritalardan da anlaşılabileceği gibi Himalaya Dağları doğu-batı doğrultusunda yay şeklinde uzanır. Kabaca U harfi şeklinde olan bu yayın uçları kuzeye doğru bakmaktadır. Böyle U şeklindeki bir yayın kolları üzerinde bir nokta belirlenmesi halinde, belirlenen kolun simetrik olarak karşısında bulunan diğer koldaki noktadan da esas alınan paralelin geçmesi söz konusu olur. Bu şekilde aynı temel özelliklere sahip olan, bu dağlarla ilgili iki kesişim noktası bulunacaktır. Bu durumda ise esas alınması gereken iki meridyen olması gerekecektir. O zaman da neden diğer meridyenin değil de 88. meridyenin 27. paralel ile kesiştiği noktanın esas alındığı sorusu akla gelecektir. İşte bu noktada, bu dağların güney ucuna en yakın paralel olan 27. kuzey paralelinin esas alınmış olması ve bunun sonucunda U harfi şeklinin en alt kısmının temel alınması, mantıklı bir açıklama oluşturabilmektedir. Çünkü en alt kısmında teğet olan ancak bir nokta bulunabilir. Yani iki kesişim noktası söz konusu olmaz.   






FURKAN SURESİ - BAHREYN VE FURAT

Tatlı Suyla Tuzlu Suyun Karışmadığı Yer
(Basra Körfezine Dair Mucizevî Coğrafi İşaretler)

Basra Körfezi'nin (diğer adıyla İran Körfezi) uzunluğu 800 km kadardır. 80 km enindeki girişi, Kızıl Deniz'inki gibi, nispeten dardır ve adalarla doludur. Arabistan tarafında körfez yumuşak bir şekilde sığ sahillere dönüşür. “Birçok yerde denizin içinden tatlı su çıkar.” Mercan kayalıkları ve kum setleri giriş çıkışı tehlikeli yapsa da, gemicilerin kullanabileceği küçük koylar vardır. İran tarafındaki kıyı düzlükleri ise dardır, büyük ölçüde susuz ve kesintilidir.
www.geocities.com/ystezel/articles/mezopotamya/bolum2.html

(Tefhimü-l Kuran’dan/Furkan Suresi 53. ayet ve tefsiri)
İki denizi (birbirine) salıp katan O'dur; bu, tatlı, susuzluğu giderici, bu da tuzlu ve acıdır. İkisinin arasında (birbirlerine karışmalarını önleyen) bir engel (berzah) ve aşılmayan bir sınır koymuştur.

Bu olgu, denizde ve karada pek çok yerde görülmektedir, yani tatlı suyla acı su yan yana bulunmaktadır. Türk amirali Seydi Ali Reis, "Meratü'l-Memalik" adlı eserinde (16. yüzyıl), İran Körfezi'nde, denizin acı sularının altında tatlı su kaynaklarının bulunduğunu ve donanması için bunlardan faydalandığını yazar. Amerikan Petrol Şirketi de içme suyu için Zahran (haritada Dhahran adıyla geçer) yakınında kuyular kazmadan önce İran Körfezi'ndeki aynı kaynaklardan su almıştı. Bahreyn yakınında da, deniz yatağında halkın son zamanlara kadar su aldığı tatlı su kaynakları vardı.
http://www.kuranmeali.com/tefsir.asp?sureno=25&ayet=53

25:53
Birinin suyu tatlı, birinin suyu tuzlu iki denizi salıveren, buna rağmen ikisinin arasına karışmalarını önleyici bir engel koyan O (Allah)tır.


Yukarıda bahsedilen ayet 25. sure olan Furkan Suresinin 53. ayetidir. Sure numarası olan 25 rakamını enlem olarak, ayet numarası olan 53. rakamını ise boylam olarak aldığımızda 25. enlem ile 53. boylamın kesiştiği nokta, aşağıdaki haritada gösterilen bölgeye isabet etmektedir. Bu bölgenin özelliği, ayette belirtilen deniz dibinden içilebilir tatlı su çıkması ve bu su ile tuzlu deniz suyunun birbirine karışmaması olayının dünyada bilinen en belirgin örneğini oluşturan bölge olmasıdır. Neden sure numarasının enlemi ya da neden ayet numarasının boylamı ifade ettiğine dair Ankebut Suresiyle ilgili açıklamalar bu konuda da geçerlidir. İki rakamda doğal olarak pozitif rakamları ifade ettiği için koordinat düzlemini haritaya uyarladığımızda 25. kuzey enlemi ve 53. doğu boylamı olarak karşımıza çıkar.

Harita:7


Dikkat edilirse Basra Körfezi’nden geçen (haritada uluslar arası adı olan Persian Gulf olarak belirtilmiştir) enlemler arasında sadece 25. enlem, denizden geçtiği hat boyunca her noktada Arabistan Yarımadası’na İran kıyılarına göre daha yakın olmaktadır. Bu özellik ile birlikte Arabistan kıyılarına paralel olarak uzanan enlem de 25. enlemdir. Yani hem Arabistan kıyılarına her noktada yakın olma hem de kıyıya paralel kısımları en fazla olma özelliği sadece 25. enlemdedir. (Kıyıya paralel olması ve yakın olması yüzölçümü olarak tatlı suyun çıktığı alanları daha çok içermesini sağlar) Sadece 25. enlemin körfezden geçtiği parçasının tamamı tatlı suyun yüzeye çıkabildiği ve haritada açık renkle gösterilen sığ olan bölgeden geçer. Örneğin yukarıdaki kaynakta örnek olarak belirtilen yerlerden Dhahran ve Bahreyn 26. enleme yakındır. Ancak 26. enlemin körfezden geçtiği kısmının tamamı tatlı suyun yoğun olarak çıktığı ve sığ olan, aynı zamanda da Arabistan tarafına yakın olan bölgeden geçmez. Kaynakta da belirtildiği gibi körfezin “Arabistan kıyılarına yakın tarafında” birçok yerde tatlı su çıkmaktadır. Tefhim-ül Kuran tefsirindeki açıklamalarda tatlı su çıktığı belirtilen yerler de bu bölge çevresindedir.

53. boylam ise Arabistan tarafında ve sığ olan ve aynı zamanda 25.enlemin geçtiği bölgenin tam orta kısımlarına denk gelmektedir. Bu bölge de denizin derinliğinin az, yani sığ olması deniz tabanından çıkan tatlı suyun mümkün olduğunca tuzlu suyla karışmadan yüzeye çıkmasını sağlamaktadır.

Özetle; İran (Basra) Körfezinden geçen enlemlerden sadece 25. enlem körfezden geçtiği hattın tamamı boyunca tatlı suyun çıkabildiği alanları içerir. Aynı zamanda yüzölçümü olarak da tatlı suyun çıktığı alanları en fazla 25. enlem içermektedir.(Örneğin bir karşılaştırma yaparsak,  26. enlemin 25. enleme nispeten daha küçük bir kısmı sığ olan ve Arabistan kıyılarına yakın yerde tatlı su çıkabilen alanları içerebilir.) İran Körfezinde Arabistan kıyısı tarafında birçok yerden tatlı su çıkabilmektedir. Ancak coğrafi konum olarak özellikle bir enlem seçmeye çalıştığımızda en uygun olanı yukarıdaki açıklamaları dikkate alırsak bu ancak 25. Enlem olur. 53. boylam ise 25. enlemdeki bu hattı hemen hemen ortasından keser ve en yoğun olan bölgenin merkezini işaret eder. Kaldı ki, bahsettiğimiz sure ve ayet numaralarının karşılığı olan 25. enlem ve 53. boylamın, deniz tabanından tatlı su çıkması ve tuzlu suyla karışmaması olayının en çok bilinen ve belirgin örneği olan İran Körfezi’nin “herhangi bir bölgesine” isabet etmesi bile zaten tek başına mucizevî bir durum oluşturduğu söylenebilir.

Ve huwellezi meracel BAHREYNi haza azbun FURATun we haza milhun ucacun we ceale beynehuma berzehan ve hicran mahcura

25:53
Birinin suyu tatlı, birinin suyu tuzlu iki denizi salıveren, buna rağmen ikisinin arasına karışmalarını önleyici bir engel koyan O (Allah)tır.

 
Furat :1.Tatlı su. 2.Fırat Nehri   
http://www.osmanlicaturkce.com/?k=f%FCrat&t=@

Bahreyn, tamamı Basra (İran) Körfezi içinde kalan tek ada devletidir.
Ayette geçen “furat” kelimesi hem tatlı su, hem de özel isim olarak Fırat Nehri anlamına gelmektedir.
Fırat Nehri suları Basra körfezine dökülen en uzun nehirdir.

Görüldüğü üzere Bahreyn ve Fırat Nehri Basra körfezi ile doğrudan ilgili olan yerlerdir.
“Bahreyn” ve “Furat” kelimelerinin Furkan suresinin 53. ayetinde geçmesi, sure ve ayet numaralarının enlem ve boylamın (25.enlem- 53.boylam) koordinat olarak Basra Körfezi’ni işaret etmesi, bir mucizedir. Bu durum, neden tuzlu su ile tatlı suyun karışmadığı diğer yerlerin değil de Basra Körfezi’nin ayette kastedilen deniz olarak esas alınması gerektiği konusuna açıklık getirmektedir.

Tatlı suyla tuzlu suyun karışmadığı deniz olarak Basra körfezi ve enlem-boylam koordinatlarının Bahreyn ve Fırat nehri anlamına gelen kelimelerinin ikisinin de bir arada ayette geçmesi ve bunların da Basra körfeziyle doğrudan ilgili olmaları hakkındaki açıklamalara 'tatlı suyla tuzlu suyun karışmadığı başka yerler de var, neden oralar değil de burası esas alınıyor' şeklinde itirazlar gelebilir. Eğer Bahreyn ve Furat  (Furat, özel isim olarak Fırat nehri anlamına geliyordu) kelimeleri ayette bir arada bulunmasaydı Basra körfeziyle bağlantısını ikna edici bir şekilde açıklayamayacaktık. Bahreyn, iki deniz anlamına geliyor. Eğer “iki deniz” ve “furat” kelimelerinin bir arada bulunduğu başka bir ayet daha olsaydı, neden o ayeti esas almıyorsun da işine gelen ayeti alıyorsun denilebilirdi. Gerçekten de Kuran’da mealen iki deniz ve furat kelimelerinin bir arada bulunduğu bir ayet daha var. Fatır suresi 12.ayette geçer. Burada da iki denizin farklı olduğundan birinin tatlı diğerinin tuzlu olduğundan bahsedilir.

Kuran da iki deniz ifadesinin geçtiği üç ayet daha vardır. Kehf 60, Neml 61 ve Rahman 19. Bunlara Furkan 53 ayeti de eklenebilir. Bu ayetlerde iki denizi belirtmek için hep “Bahreyn” kelimesi kullanılır. Ancak, nedense bir tek iki deniz ve Fırat nehri anlamlarını içeren diğer ayet olan Fatır 12’de “bahreyni” değil "bahrani" formunda geçer.




RAHMAN SURESİ
KARIŞMAYAN DENİZLER VE BALTIK DENİZİ

 55  (Rahman)/19, 20
19.İki denizi birbirine kavuşmak üzere salıvermiştir.
  
20.Aralarında bir engel vardır, birbirine geçip karışmazlar.

Sure ve ayet numaraları ile söz konusu ayetlerde geçen konuyla ilgili coğrafi bölgenin koordinatlarının enlem ve boylam olarak mucizevî bir şekilde uyum içinde olmasına bir başka örnek ise Rahman suresi ve ilgili coğrafi bölge olan Baltık Denizi’dir.

Bu konunun anlaşılabilmesi için aşağıdaki alıntılarda verilen bilgilere dikkat etmek gerekir:
Bir denizi başka bir deniz veya okyanus ile birleştiren boğazlarda, sıcaklık farkları ve özellikle tuzluluk şartları daha başka akıntılara da sebep olur; bunların oluşumu denizin iklim şartlarıyla bağıntılıdır. Bu sıcaklık ve tuzluluk farklarından, boğazlarda birbiri üzerine yerleşmiş, biri ötekinden daha fazla su taşıyan, yönleri birbirine zıt akıntılar oluşur. Tatlı su ile fazla beslenen Baltık denizi, bu yüzden Okyanus ve Kuzey denizine göre daha az tuzludur; Danimarka boğazlarında az tuzlu sular Kuzey denizine doğru yüzeyden akar, daha az hacimde bir tuzlu su kütlesi de dipten Baltık’a girer.
http://www.vik2.com/akinti/#more-77077

Tablo II. Dünya üzerindeki çeşitli denizlerin tuzluluk oranları (Janisch, 1994).
Denizler Tuz Konsantrasyonu ( ooo )
Standart deniz suyu 35
Baltık denizi 7
Hazar denizi 13
Pasifik okyanusu 34
Atlantik okyanusu 36
Kızıldeniz 43
Basra Körfezi 43
Karadeniz 18
Marmara denizi 22
Ege denizi 38
Akdeniz 43                           
Uludağ Üniversitesi Mühendislik-Mimarlık Fakültesi Dergisi, Cilt 7, Sayı 1, 2002      
http://kutuphane.uludag.edu.tr/PDF/muh/2002-7(1)/htmpdf/mak15.pdf

Yukarıdaki açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, Baltık Denizi’nin Rahman suresindeki 19. ve 20. ayetlerini ilgilendiren çok önemli özellikleri vardır. Birincisi; Baltık Denizi yeryüzündeki denizler içinde, ‰ 7 ile tuzluluk oranı en düşük olan denizdir. Bu özelliğinin yanı sıra çevresindeki Kuzey Buz Denizi gibi denizlerle arasındaki sıcaklık farklarının da etkisiyle Baltık Denizi’ni bu denizlere bağlayan boğazlarda, birbirine karşıt yönde hareket eden çok güçlü ve sürekli akıntılar oluşmaktadır.

Tuzluluk oranlarındaki farklılıklar konusunda en çarpıcı örnek Baltık Denizi olduğundan dolayı, birbirine karışmadan ve engel oluşturmadan karşılıklı ve zıt yönlerdeki akıntılara en belirgin örnek olarak Baltık Denizi akla gelmektedir. Genellikle, Rahman suresinin söz konusu ayetleriyle ilgili olarak Atlas Okyanusu ile Akdeniz arasında Cebelitarık Boğazı’nda görülen karşılıklı akıntılardan bahsedilmektedir. Dünyanın en tanınmış deniz araştırmacısı olan Jean-Jacques Cousteau tarafından bu denizler arasında ilk kez böyle bir durumun keşfedilmesi nedeniyle (bu keşfin Kuran’da belirtilmiş olması sebebiyle müslüman olduğu da iddia edilmektedir) Atlas Okyanusu ile Akdeniz gündeme gelmektedir. Ancak, Baltık Denizinin yukarıda açıklanan özellikleri ve Yerküre üzerindeki coğrafi konumunun enlem ve boylam koordinatları göz önüne alındığında, Rahman Suresinin 19. ve 20.  ayetlerinde mucizevî bir şekilde Baltık Denizi’ne işaret edildiği fark edilmektedir.

Harita:9

Bu konuda daha da önemli bir özelliğe dikkat etmek gerekir. Söz konusu Rahman suresinin numarası olan 55 rakamı ve bundan yola çıkarak tespit ettiğimiz 55. kuzey paraleli Baltık Denizi açısından herhangi bir paralel dairesi değildir. Baltık Denizinden geçen paralel daireleri içinde bu denizden geçen bölümü en uzun olan paraleldir.

Rahman suresi Kuran-ı Kerim’in 55. suresidir. Bu 55 rakamını, daha önce Ankebut suresiyle ilgili bölümde de belirtildiği gibi, pozitif sayı olması, 55.kuzey paraleli (enlemi) olarak kabul etmemiz ve ilgili ayet numaraları olan 19 ve 20 rakamlarını da 19. ve 20. doğu meridyenleri (boylamları) olarak kabul etmemiz halinde, ayetlerde bahsedilen konuyla ilgili olan Baltık Denizinin coğrafi konumunun koordinatlarının verildiğini fark edebiliriz. Haritalardan da anlaşılacağı üzere 55. kuzey paraleli ile 19. ve 20. doğu meridyenleri Baltık Denizinden geçmektedir. Bunların kesiştiği noktalar da bu deniz üzerinde bulunmaktadır.  
 
Mucizevî özellikler bununla da bitmez. Rahman Suresinin ilgili ayetleri olan 19.ve 20. ayetlerinden yola çıkarak belirlediğimiz 19. ve 20. doğu meridyenleri de Baltık Denizinden geçen meridyenler içinde, bu denizden geçen bölümü en uzun olan iki meridyendir.

Harita:10


Böylece, böylesi bir mucizeyi ortaya koymak için seçilen sure ve ayet numaralarına ilişkin yapılan seçimlerin rastgele olmadığını ve sonsuz ve üstün bir bilginin geleceğe yönelik bir mucizenin ortaya çıkmasını sağlayacak şekilde bilinçli bir yansıması olduğunu anlayabiliriz.    



DENİZ KELİMESİNİN ÇOĞUL HALİNİN GEÇTİĞİ BAZI AYETLER VE ENLEM-BOYLAM KOORDİNATLARI

18(Kehf)/60:  Bir vakit Musa genç adamına demişti ki: "Durup dinlenmeyeceğim; ta iki denizin birleştiği yere kadar varacağım yahut senelerce yürüyeceğim."

25(Furkan)/53: Birinin suyu tatlı ve susuzluğu giderici, diğerininki tuzlu ve acı iki denizi salıveren ve aralarına bir engel, aşılmaz bir sınır koyan O'dur.  

82(İnfitâr)/3:  Denizler birbirine katıldığı zaman,

81(Tekvîr)/6:   Denizler kaynatıldığında,

35(Fatır)/12: İki deniz aynı olmaz. Şu tatlıdır, susuzluğu giderir, içimi kolaydır. Şu ise tuzludur, acıdır.
Bununla beraber her birinden taze et yersiniz ve takınacağınız süs eşyası çıkarırsınız. Allah’ın lütfundan istemeniz ve şükretmeniz için gemilerin orada suyu yara yara gittiğini görürsün


55(Rahman)/19:İki denizi salıvermiştir; birbirine kavuşuyorlar.
  
Yukarıda verilen ayetlerin çok önemli bazı özellikleri vardır. Bu ayetlerde deniz kelimesi tekil halinde olmaksızın “iki deniz” veya “denizler” şeklinde çoğul haliyle geçer ve coğrafi terim olarak denizden başka bir terimden  (karalar, dağlar, nehirler vs. gibi) bahsedilmez. Örneğin 31. sure olan Lokman suresinin 27. ayetinde deniz kelimesi tekil halde de bulunmakta ve bu kriterlere uymamaktadır. Bunun yanında, bu ayetlerin sure numaraları ile ayet numaraları bir arada düşünüldüğünde çok ilginç sonuçlar çıkmaktadır. Bu rakamlar Ankebut suresiyle ilgili yapılan açıklamalardaki gibi coğrafi konumları belirleyen enlem-boylam koordinatlarına uyarlandığında, sure numarası enlem (paralel) derecesi; ayet numarasını ise boylam (meridyen) derecesi olarak kabul edilirse çıkan noktaların çok önemli bir ortak özelliği ortaya çıkacaktır. İçinde çoğul olarak denizden bahsedilen ve coğrafi terim olarak “deniz”den başka kelimenin geçmediği bu ayetlerin yukarıda bahsedilen şekilde belirlenen koordinatlarla tespit edilen noktaların hepsi denizlere isabet etmektedir.                                          

18(Kehf)/60:  
Bir vakit Musa genç adamına demişti ki: "Durup dinlenmeyeceğim; ta iki denizin birleştiği yere kadar varacağım yahut senelerce yürüyeceğim."

Harita:12

18. Sure olan Kehf Suresi 60. ayeti, 18. kuzey paraleli ve 60. doğu meridyeni olarak uyarlandığında haritada tespit edilen noktanın denize isabet ettiği görülmektedir.

***


25(Furkan)/53:
Birinin suyu tatlı ve susuzluğu giderici, diğerininki tuzlu ve acı iki denizi salıveren ve aralarına bir engel, aşılmaz bir sınır koyan O'dur.  


Harita:13


Yukarıdaki haritada 25. sure olan Furkan suresinin 53. ayeti, 25. kuzey paraleli ve 53.doğu meridyeni olarak uyarlandığında haritada tespit edilen noktanın denize isabet ettiği görülmektedir.

***

82(İnfitâr)/3:  
Denizler birbirine katıldığı zaman,

Harita:14

Bu haritada da 82. sure olan İnfitâr suresinin 3. ayeti, 82. kuzey paraleli ve 3. doğu meridyeni olarak uyarlandığında haritada tespit edilen noktanın denize isabet ettiği görülmektedir.

***

81(Tekvîr)/6
Denizler kaynatıldığında,

Harita:15

Yukarıdaki haritada 81. sure olan Tekvir suresinin 6. ayeti, 81. kuzey paraleli ve 6. doğu meridyeni olarak uyarlandığında haritada tespit edilen noktanın denize isabet ettiği görülmektedir.

***

35(Fatır)/12
İki deniz aynı olmaz. Şu tatlıdır, susuzluğu giderir, içimi kolaydır. Şu ise tuzludur, acıdır.

Harita:16

Haritada 35. sure olan Fatır suresinin 12. ayeti, 35. kuzey paraleli ve 12. doğu meridyeni olarak uyarlandığında haritada tespit edilen noktanın denize isabet ettiği görülmektedir.

***

55(Rahman)/19
İki denizi salıvermiştir; birbirine kavuşuyorlar.

Harita:17

Bu haritada ise 55. sure olan Rahman suresinin 19. ayeti, 55. kuzey paraleli ve 19. doğu meridyeni olarak uyarlandığında haritada tespit edilen noktanın denize isabet ettiği görülmektedir. Yukarıdaki haritalarda belirlenen noktaların neden güney değil de kuzey paralellerinden ve neden batı meridyenleri değil de doğudan esas alındığı konusu daha önce Ankebut suresiyle ilgili açıklamalarda belirtilmişti.

Bu konuda ilginç bir noktaya daha dikkat çekmek gerekir. Dünya yüzeyinin yaklaşık dörtte üçünün denizlerle kaplı olduğu ve yukarıda bahsi geçen altı ayetten yola çıkılarak belirlenen koordinatların da denizlere isabet etme olasılığının yüksek olduğu söylenebilecektir. Ancak aslında durum bundan çok farklıdır. Sure ve ayet numaraları doğal olarak pozitif tam sayılar içerirler. Lise düzeyindeki matematik derslerinden hatırlayacağımız analitik düzlemi dünya haritasına uyarladığımızda, hem x (yatay) ekseninin hem de (dikey) y- ekseninin pozitif olduğu bölge, ekvatorun kuzeyinde (ekvatoru x ekseni olarak kabul ediyoruz) ve başlangıç meridyeni olan 0 meridyeninin doğusunda ( 0 meridyenini y –ekseni olarak kabul ediyoruz) bulunan bölge olarak kabul etmemiz gerekecektir. Yani belirlediğimiz bu noktalar dünyanın sadece dörtte birinden çıkarılabilen noktalardır. Daha da ilginç olanı bu bahsedilen bölge (ekvatorun kuzeyinde ve 0 meridyeninin doğusunda kalan bölge) deniz-kara oranı açısından toplam dünya yüzeyine göre ters bir orantı gösterir. Bu bölgenin yaklaşık üçte ikisi karalardan oluşur. Dünya’nın en büyük kıtası olan Asya kıtası dahil Avrupa ve Afrika kıtalarının bir bölümü de bu bölgededir. Sonuçta bu altı noktanın da denizlere isabet etme olasılığı aslında oldukça düşüktür.


16

ANKEBUT SURESİNDEKİ MUCİZEVÎ COĞRAFİ İŞARETLER




SEMUD

Günümüz coğrafya biliminde, dünyadaki herhangi bir bölgenin nokta olarak yer tespitinin yapılabilmesi, belirli ölçümlerle yapılmış enlem-boylam koordinatlarının bilinmesine dayalıdır. Bu koordinatlar iki unsur içermektedir; enlem (paralel) ve boylam(meridyen). Kuran-ı Kerim’deki anlatım ve cümlelerinin de bir koordinatı vardır; bunlar sure ve ayet numaralarıdır. Peki, Kuran’da bahsedilen bir coğrafik mekânın geçtiği sure ve ayet numaralarının tam olarak enlem ve boylam karşılığı olduğunu fark etseniz ne düşünürdünüz? Üstelik o ayetlerde olayın meydana geldiği ya da kavimlerin yaşadığı bölgeye dair işaretler olduğu da anlatılıyorsa…  

29. sure olan Ankebut suresinin 38. ayetinde Semud ve Ad kavminin meskenlerinden, yani oturdukları yerlerin beyan edildiği anlatımı vardır. Ayetin bu açıklamasına göre helak olmuş bu toplulukların yaşadığı bölgenin Dünya üzerindeki coğrafi konumu, Kuran’da mucizevî bir işarete tekabül etmektedir.

29. Sure  (Ankebut) / 38. Ayet

Semud kavminin yaşadığı Hicr bölgesinin Medine ile Şam arasında olduğuna dair birçok kaynakta bahsedilmektedir.

Hicaz ile Şam arasında olduğu bilinen “Hicr” bölgesini harita düzleminde gösterebilmek için pratik bir çizim olarak harita üzerinde iki noktayı gösterebilecek şehirlerarasında bir doğru çizildiğinde Ad ve Semud kavimlerinin yaşadığı Hicr mevkisinin bu doğrunun 29. kuzey paraleli ile 38. doğu meridyeninin kesiştiği noktada bulunduğunu görürüz.

Harita:1

Harita:1’de görülebileceği üzere Hicaz bölgesindeki Medine ile Şam (Damascus) olan bu iki şehrin temsil ettiği noktaları birleştiren doğru parçasının tam orta noktası, çok küçük hata payları ihmal edilirse Ad ve Semud’un yaşadığı bölgenin merkezine (29:38 koordinatına) isabet etmektedir. İsteyen herkes bu özelliklerin doğruluğunu herhangi bir harita üzerinde basit bir cetvel yardımıyla test edebileceği gibi, yaygın olarak kullanılan bazı harita programlarıyla da inceleyebilir.


Semud, Ad'dan sonra idi. Onların yurtları, Hicaz ile Şam arasındaki, Vadi el-Kura ve çevresinde meşhur olup, Allah Resulü (s), hicretin 9. senesi Tebük'e giderken, onların yurtlarına uğramıştı.
http://www.yaklasansaat.com/eski_kavimler/semud/semudsalih.asp

Suudi Arabistan haritasında görüleceği üzere, Semud kavminin yaşadığı yerler olarak belirtilen Hicaz ile Şam arasındaki Vadi El Kura denilen bölge (Harita:2’de Al-Qurayyat olarak gösterilen bölge) 29. kuzey paraleli ve 38. doğu meridyeninin kesiştiği yerdedir.

Görüldüğü gibi Semud kavminin yaşadığı yerlerin beyan edildiği belirtilen Ankebut suresinin sure numarası olan 29 rakamı o bölgenin kaçıncı paralelde olduğunu ve ayetin numarası olan 38 rakamının da hangi meridyende olduğunu net bir şekilde açıklamaktadır. Bilindiği üzere Kuran-ı Kerim’in indirildiği dönemde paralel ve meridyen kavramları henüz bilinmiyordu.

Harita:2
                                                              

Ayrıca, neden güney değil de kuzey paralelinin ya da neden batı meridyeni değil de doğu meridyeninin esas alındığı şeklinde bir soru akla gelebilir. Ankebut suresinde o dönemde yaşayanlar ve ilk müslüman olan toplumlar kastedilerek, ‘’onların yaşadıkları yerleri siz de gördünüz’’ denilmektedir. Bunun yanında birçok kaynakta peygamberimizin de onların yurtlarına uğradığı belirtiliyor. Bu bilgilerden yola çıkarak o zamanki İslam ümmetinin de gördüğü ve uğradığı bir yer olması gerektiği ve bundan dolayı da yer itibariyle Arabistan Yarımadası çevresinde bulunması gerektiği, bundan yola çıkarak da kuzey paraleli ve doğu meridyenlerinin esas alınması gerektiği sonucuna varabiliriz. Bununla beraber neden sure numarasının paralel olarak, ayet numarasının ise meridyen olarak kabul edildiği şeklinde de bir soru akla gelebilir. Dünya yüzeyini bir koordinat düzlemi olarak düşünürsek, herhangi bir noktanın koordinatları verilirken önce X ekseninin değeri, sonra Y ekseninin değeri  (x,y) şeklinde yazılır. Kuran’dan bir ayet belirtilirken de önce sure numarası, sonra ayet numarası verilir. Ayrıca sure ve ayet numaraları pozitif tam sayılardan oluştuğu için, koordinat düzleminde her iki bileşenin pozitif (+x, +y) olan bölgeyi dünya haritası üzerine uyarladığımızda, ekvatorun kuzeyi ve 0 meridyeninin doğusunda kalan bölge, kuzey paralelleri ve doğu meridyenlerine karşılık gelir. Bu iki durumu bir arada düşündüğümüzde yukarıdaki soru net olarak aydınlanmaktadır. Bu konudaki açıklamalar, bu kitaptaki paralel ve meridyenlere dayalı diğer coğrafi mucizeler için de geçerlidir.




MEDYEN


29 (Ankebut) : 35, 36, 37
35. Andolsun ki, biz, aklını kullanacak bir kavim için oradan apaçık bir ibret nişanesi bırakmışızdır.                           
36. Medyen'e de kardeşleri Şuayb'ı gönderdik ve Şuayb: Ey kavmim! Allah'a kulluk edin, ahiret gününe umut bağlayın, yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın! dedi.            
37. Fakat onu yalancılıkla itham ettiler. Derken, kendilerini bir sarsıntı yakalayıverdi ve yurtlarında diz üstü çöke kaldılar.  


Ankebut Suresi’nin 36. ayetinde Medyen halkından ve 37. ayetinde de onların yurtlarından söz edilmektedir. Aslında bu ayet numaraları da sure numarası olan 29 ile birlikte Medyen halkının yaşadığı bölgenin coğrafi konumunu,  yani paralel ve meridyenlerini işaret etmektedir.
Medyen, Akabe körfezinden Humus vadisine kadar uzanan bölgenin adıdır.
http://www.diyanet.gov.tr/turkish/basiliyayin/dinikavramlaryazdir.asp?id=111

Bunlar, Kuzey Arabistan ile Güney Filistin arasındaki bölgede ve Kızıldeniz ile Akabe Körfezi Kıyılarında yerleşmişlerdi. Başkentleri, Ebu’l Fida’ya göre, Akabe Körfezi’nin batı kıyısında, bu günkü Akabe topraklarındaki Eyle’den beş günlük mesafede yer alan Medyen’di.

Medyenliler ticaretle meşguldüler. Hz. Şuayb’ın ikazı bu yönden de dikkate alınmalıdır. Bu halk Yahudi ve Hıristiyanların kutsal kitaplarında "Mudyâniler" (midianites) diye geçer. Bu ad, Kuzey batı Arabistan'da Akabe körfezinin doğu kıyılarında uzanan alan içerisinde yer alan bu çöl şehri sakinlerine Hz. İbrahim’in Keturah’tan (Tekvin 25:1) olma oğlu Midian'dan geldiği söylenir.


Haritalarda 29. kuzey paralelini ve 35, 36, ve 37. doğu meridyenlerini kapsayan bölge Medyen olarak bilinen coğrafi bölgeyi belirlemektedir. Ankebut 35. ayette de ‘’bırakılan bir ibret nişanesinden bahsedildiği için’’ 35. meridyenden itibaren, yani Akabe Körfezinin doğu kıyılarından itibaren başlatılabilir. 35. ayet sadece Lut Kavmi ile ilişkili olarak kabul edilebilir. Bu düşünce kabul edilmese bile 36. ve 37. meridyenlerle 29. paralelin birleştiği noktaların işaret ettiği bölge, Medyen halkının yaşadığı bölgelerin merkezini belirleyen toprak parçalarını belirttiğini kabul edebiliriz.

Harita:3


Kaynak:www.expedia.com

Yukarıdaki ve aşağıdaki haritalarda Medyen Kavminin yaşadığı coğrafi bölge ve koordinatları görülmektedir.


http://www.yaklasansaat.com/eski_kavimler/medyen/medyen.asp


Kuran'da Ad ve Semud Kavimleri'nin isimleri daima birlikte anılır. Dahası Allah, ayetlerde, Semud Kavmine Ad Kavmi'nin helakından ders almalarını öğütlediği belirtmektedir. Bu anlatım, Semud Kavmi'nin Ad Kavmi hakkında detaylı bir bilgiye sahip olduğunu gösterir.

Semud (toplumuna da) kardeşleri Salih'i (gönderdik. Salih:) "Ey kavmim, Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan başka ilahınız yoktur... Ad sonrası sizi halifeler kıldığını ve sizi yeryüzünde (güç ve servetle) yerleştirdiğini hatırlayın ki onun düzlüklerinde köşkler kuruyor, dağlardan evler yontuyordunuz. Şu halde Allah'ın nimetlerini hatırlayın, yeryüzünde bozguncular olarak karışıklık çıkarmayın."
7 (Araf)/ 73, 74

Ayetlerden anlaşıldığına göre Ad Kavmi ve Semud Kavmi arasında bir ilişki vardır, hatta belki de Ad Kavmi, Semud Kavmi'nin tarihinin ve kültürünün bir parçasıdır. Hz. Salih, Semud Kavmi'ne Ad Kavmi'nin örneğini hatırlamalarını ve bundan ders almalarını emretmektedir.


Ad kavmi, isyanları sebebiyle büyük bir azaba düşüp, helâk olmuştu. İman ettikleri için bu azaptan kurtulan insanlar ise kendilerine yeni yurtlar kurmak üzere çeşitli bölgelere dağıldılar. Bu dağılan insanlardan bir kısmı Semud denilen kimsenin evlatlarıdır. Semud kavmi, Şam ile Hicaz arasındaki Hicr denilen bölgede yerleşmişti.


Yukarıdaki alıntılardan da anlaşılacağı üzere Semud kavmi Ad kavminin halefi olan bir topluluktur. Aslında aynı topluluğun devamıdır. Bundan dolayı Semud kavminin yaşadığı bölge olarak paralel ve meridyenlerin Ad kavmi için de geçerli olduğu düşünülebilir. Zira Ad kavminden önceki yaşadıkları yerlerden (Arabistan Yarımadası’nın güneyi) göçenler Semud kavmini oluşturmaktadır.   



LUT GÖLÜ’NÜN COĞRAFİ KONUMU

Ankebut Suresi (31-32)                                              
31. Elçilerimiz İbrahim'e (iki oğul ihsan edeceğimize dair) müjdeyi getirdiklerinde şöyle dediler: Biz bu memleket halkını helak edeceğiz. Çünkü oranın halkı zalim kimselerdir.
32. (İbrahim) dedi ki: Ama orada Lut var! Şöyle cevap verdiler: Biz orada kimlerin bulunduğunu çok iyi biliyoruz. Onu ve ailesini elbette kurtaracağız. Yalnız karısı müstesna; o, kalacaklar arasındadır.


Ankebut Suresinin 31. ayetinde Hz. Lut peygamberin memleketinden ve o memleketin helak edileceğinden bahsedilir. Aynı surenin 32.ayetinde ise ‘’Orada Lut var’’ şeklinde bir cümle geçmektedir. Bu konuda dikkati çekmek istediğimiz olay, Lut Gölü’nün coğrafi konum olarak 31. ve 32. paraleller arasında bulunmasıdır.


Yukarıdaki haritada Ürdün ile İsrail arasındaki -408 m. olarak gösterilen göl, Lut Gölü’dür. Bazı kaynaklarda Ölü Deniz adıyla geçer. Görüleceği üzere, Lut Peygamberin memleketi ile ilgili ayetlerin numaraları ile bu bölgenin ve Lut Gölü’nün arasında bulunduğu paralellerin numaraları “31. ve 32. ayet”  ile  “31. ve 32. paralel” arasında tam bir uyum vardır.

Lut peygamberin memleketi ile Lut Gölü’nün coğrafi konumunun paralel ve meridyen bağıntısı ile ilgili ilginç ve farklı bir durum dikkati çekmektedir. Bu konuda paralel ve meridyenlerin kesişim noktası değil, ayet numaralarından çıkarılan iki paralel aralığı esas alınmaktadır. Bu durumun sebebi, Lut Gölü’nün merkezi olarak kabul edilebilecek bir noktanın veya Lut Gölü üzerindeki herhangi bir noktanın, sure ve ayet numaralarıyla temsil edilecek iki tamsayının oluşturduğu paralel ve meridyen değerlerinin kesişim noktasına denk gelmemesidir. Yukarıdaki haritalarda Lut Gölü’nün coğrafi konumu incelendiğinde tamsayılarla temsil edilebilecek paralel ve meridyenlerin kesişim noktasına denk gelmediği görülmektedir. Paralel değeri olarak ancak 31. derecenin küsuratını ifade eden dakika ve saniye değerlerine, meridyen olarak da 35. derecenin küsuratını ifade eden dakika ve saniye değerlerine karşılık gelebilmektedir. Örneğin, 31. kuzey paraleli ile 35. doğu meridyeninin kesişim noktası Lut Gölü’ne denk gelseydi, o zaman, “neden 31. surenin 35. ayetinde Lut Gölü ile ilgili bir bilgi ve bağıntı aranmıyor?” denilebilirdi. Ayrıca neden iki meridyen aralığı değil de iki paralel aralığının esas alındığı konusuna da şöyle bir açıklama getirilebilir:

İki paralel aralığı, diğer bir deyişle ardışık olan iki paralel arasındaki mesafe dünyanın her yerinde aynıdır (111 km). Ardışık iki meridyen arasındaki uzaklık ise her yerde aynı değildir. Ekvatorda en geniştir ve kutuplara yaklaşıldıkça daralır. Nihayet kutuplarda “0” olur. Bu nedenle iki paralel aralığı daha net olan belirgin bir uzaklığa ve bölgeye karşılık gelebilmektedir. Bunun yanında, bir noktanın koordinatı verilirken ilk olarak paralel (x) değeri verilir. Bu açıdan da paralel değerlerinin meridyenlere göre önceliği olduğu düşünülebilir.

Bu konudaki açıklamalar, ileriki bölümlerde görülecek olan Sebe Suresi ve Arîm seli ile ilgili konuda da geçerli olacaktır.



HZ. MUSA’NIN DENİZİ YARDIĞI YER OLDUĞU TAHMİN EDİLEN BÖLGENİN ANKEBUT SURESİNDEKİ İŞARETİ


Karun'u, Firavun'u ve Haman'ı da (helâk ettik). Andolsun ki, Musa onlara apaçık deliller getirmişti de onlar yeryüzünde büyüklük taslamışlardı. Hâlbuki (azabımızı aşıp) geçebilecek değillerdi.
29 (Ankebut)/39

Haritada Hz. Musa'nın Mısır'dan çıktıktan sonra izlediği yol ve denizi geçtiği tahmini yer görünüyor. Aşağıdaki grafikte denizin sığ ve derin yerleri gösterilmiştir. Sina Yarımadası ve Arabistan tarafından birbirine en yakın olan bölümleri bu noktadadır.      


Harita:4

Harita:5

Harita:6

Yukarıdaki harita ve şekillerden de anlaşılacağı üzere Hz. Musa’nın denizi yardığı yer olarak tahmin edilen bölge tam olarak 29. paralel üzerindedir. Bu da Ankebut suresinin 29. sure olmasıyla ilişkilidir. Bu ayette bir başka dikkat çekici ve yukarıdaki bilgileri doğrulayıcı bir özellik vardır. Özellikle ayette ‘’hâlbuki onlar geçebilecek değillerdi’’ şeklinde bir cümle kullanılmıştır. Aslında bu ayette ilk bakışta ‘’geçebilecek değillerdi‘’ şeklinde bir sözü gerektirecek durumun aktarılmadığı göze çarpar. Çünkü denizden ya da denizde boğulmalarından bu ayette bahsedilmemiştir. Ancak, yukarıdaki, Hz. Musa’nın denizi yararak kavmini karşı kıyıya geçirdiği ve arkasından onu takip eden firavunun denizin tekrar kapanmasıyla sular altında kalarak boğulduğu bölgenin, (bu bölge haritadaki karanın burun oluşturduğu yerdir) Ankebut suresinde 29. paralel üzerinde bulunması hem de bu bölgeyi neredeyse tam ortasından kesmesi iddiasını göz önüne aldığımızda ayet çok daha mantıklı gelmekte ve ayette ki o mucizevî anlam ortaya çıkmaktadır.



ANKEBUT SURESİ’NDE NEDEN PARALEL VE MERİDYENLERE DAİR İŞARETLER VARDIR?

Ankebut örümcek anlamına gelir ve surenin 41. ayetinde örümceğin evinden bahsedilir. Ankebut suresi adını bu ayetten alır. Bilindiği gibi örümceğin evi örümcek ağındandır. Örümcek, ağını hiçbir zaman bir satranç tahtasının kareleri gibi örmez.

Örümcek ağındaki ilginç olan durum, doğada bulunan yapılardan hiçbirinin örümcek ağı kadar Yerküre’yi farazi olarak sardığı kabul edilen paralel ve meridyenlere benzememesidir. Aşağıdaki örümcek ağı resmine dikkatlice bakıldığında, kutuplara doğru yaklaşıldıkça birbirine yaklaşan kutuplardaki meridyenlere ve kutuplara yaklaşıldıkça daralan paralellere çok benzeyen bir yapısının olduğu hemen fark edilebilir.


Aşağıda verilen kaynaklardaki bilgilerde  “ankebut” kavramının “bir levhanın üzerindeki ağ” şeklinde tanımlandığını görmekteyiz. Bahsi geçen “levha” kavramı da yerkabuğunu ya da haritaları çağrıştıra-bilmektedir.
                             
“El -Ankebut: Levhaların üzerinde olan şebekeye denir.” MUSTAFA İbn ALİ El-Muvakkit’in USTURLAB Risalesi
Yüksek Lisans Tezi S. Ertan Tağman
http://acikarsiv.ankara.edu.tr/fulltext/2332.pdf

şebeke ~ Ar şabakat [#şbk msd.] ağ, balık ağı, seyrek dokunmuş kumaş, örgü, ızgara <   
http://www.nisanyansozluk.com/search.asp?w=%FEebeke&x=20&y=16

Ayrıca dikkat çekici olan bir konu ise, Ankebut suresindeki bu ayetlerde örnek olarak verilen olayların çözümlemesini ancak ilim sahiplerinin anlayabileceğinin 43. ayette vurgulanmasıdır.

İşte bu misaller var ya, Biz onları insanlar için getiriyoruz; fakat onlara ilim sahiplerinden başkasının aklı ermez.      
29 (Ankebut)/43

Böyle bir ayet ilginçtir. Çünkü bu ayette Yüce Allah’ın mesajını belirli bilgilere sahip olmayanların anlayamayacağı gibi bir anlam içermektedir. Normal olarak bu ayeti ‘’verilen misallerin gerektiği gibi değerlen-dirilmesini ancak Allah’ın yüceliğini bilenler doğru bir şekilde yapabilirler ve gereken değeri verirler’’ şeklinde tefsir edebiliriz. Ancak, ayetin Arapçasında doğrudan ‘’âlimlerden’’ bahsedilmesi, belli konularda ilim sahibi olan kişilerin anlayabileceğinin belirtilmesi, yukarıda belirtilen mucizevî bilgilerin gelecekte belli bir ilme sahip kişilerin anlayabileceği ve ortaya çıkarılabileceği şeklinde özel bir anlatıma işaret etmektedir.  

Ankebut suresindeki bu mucizevî işaretlerle ilgili eklenmesi gereken başka bir konu daha vardır. Ankebut suresinin, sure ve ayet numaralarını esas alıp bunları ilahi vahyin geleceğe dönük olarak konulmuş işaretleri olarak belirtilmesi birçok kişiye ters gelebilir. Ancak unutulmamalıdır ki, Kuran-ı Kerim iniş, yani nüzul sırasına göre düzenlenmiş haliyle bırakılmamış, Yüce Allah’ın emriyle vahiy meleği olan Cebrail tarafından peygamberimize bildirilmesi yoluyla, sure ve ayet sıraları yeniden belirlenmiştir. Diğer bir deyişle sure ve ayetlerin sıralaması da ilahi vahyin bir parçasıdır ve bunların sıra ve numaraları geleceğe dönük, yani gelecekte anlaşılabilecek mucizelere de işaret edecek şekilde, Allah tarafından düzenlenmiş olduğu ortaya çıkmaktadır.

Üzerinde durulması gereken çok önemli bir konu ise, sure numarası gibi işaretlerden ‘’Yüce Allah’ın bizim o mucizeyi anlayıp tespit etmemizi mi murad ettiği’’ konusunda oluşabilecek değişik fikirlerdir. Öncelikle, açıklanan ve Kuran ile bilim arasındaki mucizevî uyum olarak gösterilen bilimsel verilerin gerçekliği ile Kuran’daki anlamların doğruluğunun, Kuran’a göre uygunluğunun araştırılması gerekir. Eğer ayetlerle bilimsel veriler arasındaki uyumun gerçekliği anlaşılıyorsa artık Yüce Allah’ın bunu kastedip etmediği ya da bizim çıkarımlarımızı murad edip etmediği yönünde bir şüpheye düşmemek gerekir. Çünkü olağanüstü ve gerçek bir uyum varsa, bu uyumdan Yüce Allah’ın habersiz olduğu düşünülemez. Aynı şekilde, gelecekte insanların bilimin ilerlemesiyle bu uyumları keşfettikten sonra bunları birer ilahi mucize olarak değerlendireceklerini bilemeyeceği de düşünülmemelidir.

Bu konuda somut örnek olarak yukarıda geçen Ankebut suresi ile ilgili açıklamalar ortaya konulduğunda şöyle bir durum ortaya çıkar; Ad-Semud ve Medyen kavimlerinin yaşadığı bölgelerin coğrafi olarak merkezini işaret eden noktaların ve Hz. Musa’nın denizi yardığı yerin hepsinin 29. paralel üzerinde bulunması mutlaka Yüce Allah’ın bilgisi dâhilindedir. Aynı zamanda Ankebut suresinin 29. sure olmasını da yine Yüce Allah seçmiştir. Böyle bir mucize iddiasıyla karşılaşıldığında ilk önce, yukarıda bahsedilen yerler gerçekten 29. paralel üzerinde midir? Buna bakmak gerekir. Bu konuya olumlu cevap verdikten ve bu konuların geçtiği surenin de 29. sure olduğu tespit edildikten ve örümcek ağının da paralel ve meridyenlere benzerliğini fark ettikten sonra, ‘’Allah bunları biliyor muydu?’’, ’’acaba gerçekten bu mucizeyi keşfetmemizi mi murad etti?’’ diye düşünmemiz mantıklı düşünceye terstir. Sonuç olarak,  Yüce Allah bize ahirette, (hâşâ) ‘’ben hiç öyle düşünmemiştim ama siz ne kadar güzel ve doğruyu yansıtan bir uyum keşfetmişsiniz’’ mi diyecektir? Objektif bakış açısına sahip bir insan bu kadar net ortaya çıkan bu delillere rağmen ters bir durumu düşünebilir mi? …


17
Sitemizin
KURAN ÇALIŞMALARINDA YENİ BİLİMSEL BULGULAR
adlı kategorisinde yer alan bilgilerin, Yeni Bilimsel Bulgular Işığında
"KURAN'DAN YENİ MUCİZELER & İNANÇ EVRENİNDE YENİ UFUKLAR" (Tarık Taşpınar)
adlı kitaptan alıntılayarak  hem tanıtım, hem bu bilgilerden yeterince yararlanılması açısından sizlerle paylaşmayı uygun gördük. Bu konularda görüş, eleştiri veya ek bilgi vermek isteyenler,  
www.yenimucizeler.com
adresine başvurabilirler.










Bu kitaptaki bilgilerin www.yenimucizeler.com sitesindeki kategori ve konu başlıkları listesi:

KURAN'DA COĞRAFİ MUCİZELER

   Ankebut Suresinde Mucizevi İşaretler "AD ve SEMUD"       
   Lut Gölü'nün Coğrafi Konumu   
   Hz. Musa'nın Kızıldenizi'i Yardığı Yer   
   Ankebut Suresinde Neden Paralel ve Meridyenlere Dair İşaretler Vardır?   
   Neml Suresi - Himalayalar   
   Bakara Suresi - İbrahim'in Beyti Kurduğu Yer   
   Sebe Suresi - Arim Seli   
   Furkan Suresi - Bahreyn / Furat   
   Rahman Suresi - Baltık Denizi (Karışmayan Denizler)   
   "Deniz" Kelimesinin Geçtiği Bazı Ayetler ve Enlem - Boylamlar

   
EVRENSEL BOYUTTAKİ YARATILIŞIN KURAN'DAKİ ZAMAN BİRİMİ
   
   Kuran'a Göre Ölçü 50 Bin Yıldır   
   Evren'in 6 Günde Yaratılması / Karanlık ve Aydınlığın Yaratılması
   Yerküre'nin 2 Günde Yaratılması   
   Gıdaların 4 Günde Takdiri   
   Arş ve Su (Mai)   
   Big Bang'tan Sonraki Dinlenme Dönemi (Farklı bir bakış)

   
ÜSTÜMÜZDEKİ 7 YOL  
   
   Göğün Tabakalar Halinde Yaratılması   
   Yerküre ve Göklerin 7 Gök olarak Düzenlenmesi   
   7 Kat Gök ve Üstümüzdeki 7 Yol      
   HUBUK - Evren'deki Gravitasyon (Kütle Çekimi) Dalgaları
   

EVREN SİSTEMATİĞİNDE YENİ BİLİMSEL BULGULAR VE KURAN'DAKİ İŞARETLER  

   Dünya'nın Yuvarlaklığına ve Evren'deki Döngüsel Hareketlere Kuran'dan İşaretler   
   Dünya'nın Uzayı Üzerine Sarması   
   Göklerdeki Rızıklar   
   Uzayda Su   
   Gökteki Dağlardan İnen Dolu (Buz Kütleleri)   
   Gökteki Burçlar   
   Ay'ın Parlak ve Nurlu Kılınması   
   Yerküre'nin Uçlarından Eksiltilmesi   
   Yüce Allah'ın Nur'unun Temsili ve Samanyolu Galaksisi   
   (Mearic:4) 50 Bin Yıldan Oluşan Günler (Farklı Bir Yorum)   
   Tarık Suresi - Delen Yıldız: Madde Jetleri
   

KURAN - MODERN BİLİM - KIYAMET  
   
   Yeryüzünün Kıyametten Önce Kuru Bir Toprak Haline Gelmesi   
   Kıyametle İlgili Ayetler ve Modern Bilimin Verileri Arasındaki Uyum   
   Duman - Galaksi Merkezi - Yaklaşan Kıyamet   
   Kari'a: Kıyametle Gelen ve Şiddetle Çarpan Ses   
   Tutuşturulan Denizler - Karadelikler - Radyo Dalgaları - Tuzlu Su   
   Galaksilerin Çöküşü (Galaktik Kıyamet)   
   Evren'deki 4 Temel Kuvvet ve Kıyamette Arş'ı Taşıyan '8' (Evren Geometrisi Modelleri)


KURAN VE MODERN BİLİMİN UYUMU  
   
   Vakıa Suresinde Atomaltı Parçacıklar (KUANTUM)   
   "HUR-İ İYN" Kavramı ve Yörüngelerde Dönen Elektronlar   
   Şems (Güneş) Suresi ve Helyum Elementi   
   "Ateş Kasırgası" Nükleer Patlama   
   Kuran'da Karbon Elementi   
   Ayetlerde Kromozoma Dair İşaretler   
   DNA - Bilimsel Araştırmalar ve Ayetlerle Uyumu   
   Ayetlerde Zigota Dair İşaretler   
   Derinin Yumuşaması   
   Bel ile Kaburga Arasından Çıkan ve Atılan Sıvı   
   (İsra: 13) Boyuna Bağlanan Kuş ve Tiroid Bezi   
   İnsanlık Tarihindeki En Büyük Bilimsel İllüzyon "EVRİM"
   

KURAN'IN SAYISAL SİSTEMİ: İKİZKOD 7 & 19 (EL-MESANİ)
    
   Kuran'ın Korunduğunun İşaretleri   
   7-19 İkizkod (El-Mesani) Matematiksel Sistem   
   İkizkod 7 & 19 Adlı Kitaptan Bazı Bilgiler ve Matematiksel Tablolar   
   Gezegen 7 ve 19 AU Uranüs'ün Secdesi   
   Zaman Birimindeki 7-19'lu Kilit




Sayfa: 1 [2]
free counters